Translator

Friday, April 22, 2022

Evren Konakçı Liberalizm ve Realizm Açısından Kıbrıs Sorunu

 

GİRİŞ

      Bu makalede Liberalizm ve Realizm teorilerinin ne olduğu ve nasıl uygulandığından bahsedip Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminde önemli yer tutan bu iki teorinin 1950’li yılların başında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin önemli konusu haline gelen Kıbrıs Sorunu ve 1974’te yapılan Kıbrıs Barış Harekâtında Türkiye Cumhuriyeti Devleti’nin nasıl bir pratik ilişkisi içinde olduğunu açıklamaya çalışacağım.

       Böylelikle bu iki önemli teori nerede, ne zaman ve nasıl doğru şekilde eksi ve artıları ile pratikleştiği ve de nasıl sonuçlar doğurduğu bu yüzden de hem Türkiye Cumhuriyeti hem de Kıbrıs Türkleri ne gibi faydalar sağladığı görülecektir.

                                      

                             LİBERALİZM

     Uluslararası İlişkiler ve Siyaset Biliminin en önemli Teorilerinden biri olan Liberalizm 1920’li yıllarda Wilson İlkeleri ile baş göstermiş, 1950’li yıllarda ve daha sonra 1970 ve 1990 yıllardan sonra daha fazla etkili olmuştur.

       Liberalizm akılcı bir teoridir. Liberalizm ampirik bilgiye dayanan hesaplana bilinen, ölçüle bilinen bilimsel verilere göre hareket eder. Dolayısıyla pozitif bir teori de denile bilinir.

       Liberalizm, ulusal ve uluslararası kurumlar, uluslararası toplum, uluslararası ortak çıkar, uluslararası iş birliği, norm ve etik kavramlarıyla hareket eden bir teoridir.  Liberalizm aynı zamanda siyaset biliminin de önemli etki alınlarındandır. Bu yüzden olayların ve olayların detayları Devletin iç işlerinde devlet düzeyinde, devlet kurumlarının düzeyinde, örgütler düzeyinde yani devletin iç işleyişi ile, toplum içi ve devlet içi düzenlemelerle ilgilenir. Toplum ve Devlet ilişki üzerine tartışır, inceler

1

ve bunu üzerine açıklamalarda bulunur. Liberalizm, iç politikada da olduğu kadar aynı zamanda uluslararası ilişkilerde veya uluslararası toplumda iş birliği, kurumsallaşma, normlaşma, adalet, hukuk, düzen, özgürlük ve insan hakları konularına önem vermektedir. Dolasıyla liberalizm uluslararası ilişkiler teorisi olarak gelişmektedir.

      Liberalizm hem iç politikada toplumun hem de uluslararası toplumda insanın ve devletin ahlaki sorumluluğuna ve ahlaki ilkelerine değer vermektedir. Liberallere göre devletlerin iyiyi ortaya çıkarma, tercih etme, geliştirme, rekabet yerine iş birliği, çatışma yerine barışçıl yöntemleri benimseme gibi düşünceleri savunmaktadır. Bu liberalizmin evrensel ahlak ve akla verdikleri önem verdiğini göstermektedir. Onlara göre evrensel ahlak ve aklın diplomasiye uygun olarak uluslararası toplumun yapılanmasında, uluslararası hukuk normların da kurumlar yoluyla toplumlarda daha adil, iş birliği ve karşılıklı sorumluluklara dayalı daha işlevsel ve az rekabetçi bir düzen kurulabilir.

       Liberalizme göre devletlerin yerine oluşacak ve oluşturulacak diğer aktörler devreye sokarak yani örgütleri sivil toplum kuruluşları, çokuluslu şirketleri ve de bireyleri; daha güvenilir ve devletler arasındaki sorunlara da güç ve savaş yerine diplomasi, müzakere veya yargı yoluyla çözülebilir olması sağlandı. Bu Liberalizmin anarşik olmadığını gösterir.

      Her teorinin destekleyici varsayımları olduğu gibi liberal teorinin de varsayımları vardır. Bunlar, insanın özü iyidir, anarşi zorunlu değildi, devletlerden başka birçok aktör vardır, önemli olan uzlaşıdır.

      İnsanın özünün iyilik olması ile anlatılmak istenen, çatışmayı, şiddeti, savaşı reddeden ve böylelikle barışı, güvenliği, uzlaşıyı, çoğulculuğu ama aynı zamanda bireyselliği, özgürlüğü, sivil hakları, özel mülkiyeti, ortak çıkarları, ahlaki değerleri, kuramsallaşmayı ve birlikte hareket etmeyi ve refah ortamının oluşacağını düşünen bir yapıdır. Bu Demokrasi ve

2

Cumhuriyet ile olur. Bunun uluslararası ilişkilerde de olabileceğini savunur.

       Anarşinin zorunlu olamaması ise, devlet merkeziyetçiliğine inanan bir teori değildir. Devletlerin yaptıklarına veya yapmadıklarına karşı ahlaki olarak tartışmaya açacak yapılar yoktur. Bu yüzden devlet dışı diğer aktörler savaşmamayı, güvenliği, ahlaki değerleri korumaya yönelik diğer aktörler kurumlar devreye girip düzenleme ve şekillendirme yaklaşımları sergileyebilir. Buna göre, diğer aktörler devletler arası iş birliği ile uluslararası kurumlar da kurulabilir. Uluslararası örgütler, devlet dışı diğer aktörler veya örgütlenmeler de rol oynarlar ve bu devlet dışı aktörlerin varlığı zaten uluslararası ilişkilerin iş birliği yapabileceğini gösterir. Bu örgütlerin varlığı uluslararası politikada iş birliğinin sonucu olduğu gibi daha fazla ortak yol platformu olurlar.

       Baktığımızda, uluslararası ilişkiler sadece devletler arası ilişkileri değil devletlerle diğer aktörler arasındaki, diğer aktörlerin kendi aralarındaki ilişkileri de kapsar. Örnek olarak Birleşmiş Millet denilebilir. Liberalizm devlet merkeziyetçiliği ve gücü esas almaz. Ulusal çıkarları değil, uluslararası toplum çıkarlarını, uzlaşmayı, refahı, barışçıl düzeni ve gelişmeyi ele alır.

      Bu varsayımlardan çıkarılacak düşünce ise ulusların diğer aktörlerle ile birlikte bağımlılık ilişkisini ortaya çıkarmış olur. Önemli liberal düşünce sahipleri ki John Locke liberalizm akımının kurucusu olarak bilinir, Adam Smith ve Immanuel Kant’tır.

 

 

 

 

3

 

REALİZM

     Uluslararası ilişkiler teorileri arasında realizm önemli teorilerden bir tanesi olarak bahsedilmektedir. Realizmi, devlet, ulusal çıkar, uluslararası çıkar, güç olduğu bir uluslararası toplumda uluslararası ilişkileri açıklayan en önemli yaklaşımlardandır. Realizm de liberalizm gibi pozitivist bir teoridir. Realizm olay ve olguları irdelerken somut veri ve bilgiler kullanır, gerçek ve ölçülebilir bu veriler ve bilgiler üzerinden doğrulanabilen bilimsel sonuçlara ulaşmaya amaçlar. Pozitivizm içinde yer alan realizm de ampirik bilgiye, ölçülebilen ve hesaplanabilen doğrulanabilen verilerle ilgilenir.

     Uluslararası ilişkilerde realizm, devlet düzeyinde, uluslararası sistem düzeyinde, kurum düzeyinde, örgüt düzeyinde, devletin, örgütün, sistemin ölçülebilir unsurları, açıklayacak tartışmalarda bulunur. Olayları, devlet, devlet adamları, çıkar ilişkileri, silah gücü, miktarı ve yapısı, doğal kaynaklar, jeostratejik alan, güç dengesi veya dengesizliği, uluslararası sistemin yapısı (sistemde yer alan devletlerin gücü, sayısı, birbirlerine karşı olan güç durumları ve zayıflık durumları) üzerinden açıklar.

      Realizm aynı zamanda rasyonalist bir teoridir. Çünkü mantık ve matematiğin kesin rasyonel ilkeleri vardır.

      Realizm, normatif bir teori değildir. Çünkü ne olmalı, nasıl olmalı ile değil, meydana gelen olayların, gelişmelerin ve bunları ortaya çıkaran süreçlerin neden ve niçin olduğunu, ampirik ve pozitivist yaklaşımlarla açıklamaya çalışmalar yapar.

      Realizm, teorisinde merkeziyetçilik önemli unsurdur.  Devletlerin günü çıkarlarını ve bundan doğan bekasını açıklamaya çalışır uluslararası ilişkilerde sistematik açıklama yapmaya çalışır.

     Realizm teorisinin de kullandığı iddialar vardır. Bunlar, Devlet merkeziyetçiliği, ulusal çıkar ve güç, insan doğası, devlet sistem ayrımı ve anarşi.

4

     Realizme göre insan doğası kötüdür ve kötü düşüncelere sahiptir. Realizme göre varsayımlar sistem ile açıklanır. Devletler için kararları seçkinler alır. Seçkinler yani devlet adamları kararlarını bilgileri, becerileri yeteneklerinin yanı sıra insan doğası geri de alırlar. Realizme göre insanlar, doğası gereği güvensizdir, bencil, kıskanç ve birlerine karşı yıkıcı ve zarar verici özelliklerde olabilirler. Bu durum insanlarda güce tapma olasılığının ortaya çıkarır. Bu tercih insanın doğası gereği her şartta hayatta kalma olasılığını ortaya çıkardığı ve de insan doğasının oluşturduğu bir zorunluluktur. Bu yüzden de devletler de uluslararası topluma karşısı güç politikası üretirler.

     Merkeziyetçilikte realizmin önemli unsurlarındandır. Uluslararası ilişkilerde olayları, uluslararası toplumun düzenini veya düzensizliğini açıklamak devlet kavramı için önem sayılır. Realist görüşe göre devlet uluslararası ilişkilerde en büyük ve yegâne başat aktördür. Ve de devlet için düzeni sağlamak birincil görevdir. Bu düzen devlet için, dışarıdan gelecek tehditler, uluslararası toplumdan kaynaklı güvensizlik ve düzensizlik unsurlarına karşı toplumun ulusal refahı için yapar. Bir başka deyişle realizme göre devlet için zor görevdir, devlet düzenini sağlamak. Bu durum tüm devletler için genel bir durumdur. Bu sebeple devletler oluşan bu durumda uluslararası toplumlarla yani diğer devletlerle rekabet içindedir. Bu yüzden uluslararası ilişkileri, birbirleri ile sürekli rekabet içinde bulunan devletler belirler.

     Çıkar ve güç ilişkisi birbirini tamamlayan iki unsur gibidir.  İnsan doğası gereği de uluslararası toplumda devletlerin davranışları ulusal çıkar ve güce yaptıkları vurgu ile açıklanabilir. Uluslararası ilişkilerde güç devletler için s bir araç değil eş değer olarak bir amaç içinde görülebilir. Devletlere göre diğer devletler mücadele ancak güç ile olur.

     Bir devletin ulusal çıkarının en önemli noktası ulusal güvenliktir, ikincisi de diğer devletlerden gelebilecek tehditlere, saldırılara karşı temkinli olmayı

5

ve bunların oluşabileceği durumda karşı koyabilmek için kaynak ve olanaklara erişmektir. Dolayısıyla devletler ulusal çıkar ve gücü elde etmek ve tutmak sürekli gelişim ve mücadele içindedir.

     Devlet için sistemin varlığı yok sayılamaz ve çok önemlidir.  Uluslararası aktörler, devleti en önemli unsur görür ve sistemi analiz yapmaya çalışır. Bu analiz, devletlerin kendi davranış biçimlerini sonra devlet ve uluslararası toplum ilişkilerini ilkelerini belirler. Her devletin sistemi uygulamadaki politikası farklıdır farklı olabilir. Dolasıyla sitemler bazen zor durumlarda etkilenebilir. Dolasıyla devletlerin değişime uğradığında uluslararası sistemin değişmesi de mümkündür. Bu da her zaman ulusal çıkar ve güç dengesine göre değişir. Devletler anarşiye inandığı için kurallar, ahlaki, hukuki, ilkeler ve düzen çok önemlidir. O yüzden devletler bu sistemi yani kendi sistemlerini de korumak için sürekli gelişim halindedirler.

     Realizm teorisinin esas olarak düşündü farklı görüşler de vardır. Devlet, Beka, Güvenlik ve Kendi Kendine Yetebilme görüşleri vardır.

      Ulusal toplumun en önemli Devletin kendisidir. Aynı zamanda uluslararası sistemin de en önemli varlığı, kaynağıdır. Bu anarşik yapının olduğunu gösterir. Toplumlar için uluslararası ilişkileri, sorunları, çatışma ve uyuşmazlıkları düzenleyecek veya bunlara son verecek, temel kaynakları, güvenlik dahil asli insan ve toplum gereksinlerinin teminini, paylaşımını ve dağılımını sağlayacak bir otorite ve kurum devlettir. Devlet de anarşik bir uluslararası toplumda ulusal çıkarlar ve güç için hareket eder. Uluslararası ilişkiler sadece devletler arası ilişkileri ifade eder ve uluslararası ilişkiler devletlerin güç için mücadelelerinin sürekli bir devinimdir.

           Güvenlik bir devletin varlığının devamı için önemlidir. Çünkü devletler sürekli rekabet halinde güç mücadelesinde olduğu için hem kendi güvenliğini hem de toplumlarının güvenliliğini sürekli kılmak için güvenliği

6

esas tutar.  O yüzden hayati derecedeki önemli olan askeri ve askeri stratejik konulara çok önem veriri. Bunları sürekli geliştirmek için çaba sarf eder.                                

      Devlet realist teoride önem sarf ettiği için ve toplumların var olma sebebi için Devlete gereksinim olduğu için her devletim hayatta kalma ve var olma konusu en kritik konudur. Devletler, uluslararası ilişkilerde varlıklarının sürdürülebilmesi için başta askeri imkanlar olmak üzere, dil, din, nüfus, eğitim, sağlık, çevre, beslenme, ekonomik imkanlara, gelenek-görenek gibi kültürel unsurlardan coğrafyaya, geçmişten geleceğe devletlerin devamlılığını mümkün kılan her konuda özel bir politika için çaba gösterirler.

     Devlet ancak kendi öz kaynakları ile güvenlik ve beka sorunu çözebilir. Bu da ancak kendi kendine yetebilme özelliği ile mümkündür. Fakat bazı durumlarda uluslararası sistemde devletler arasında ortak veya yakın ulusal çıkarlar üzerinden yakın ilişkiler kurulabilir. Ama unutulmamalıdır ki devletlerin ilişkileri yok çıkarları vardır ve hiçbir zaman bir devlet bir devlete yaşatma garantisi vermez.  İşte yine bu sebeple bir devletin bekası ve varlığı ancak kendi imkanları var olabilir. Eğer bu imkanlar yoksa devletin varlığı riske atılmış olacaktır. O yüzden devletler kendi kendilerine yetebilmek için kaynaklarını, imkanlarını hazır tutmak, güçlerini artırmak ve korumak için çalışmak zorundadırlar.

      Önemli realistler, Eski Yunanlı düşünür ve asker Thucydides, Machiavelli, Thomas Hobbes, Fransız düşünürü Jack Rousseau, İngiliz Edward Carr, Hans Mongenthau dır.

 

 

 

 

7

KIBRIS SORUNU VE KIBRIS BARIŞ HAREKATI

LİBERALİZM VE REALİZM DEĞERLENDİRMESİ

     

          Teorik açıdan değerlendirmeye geçmeden önce Kıbrıs Adası’nın tarihine kısaca bakmak lazım. Kıbrıs 1571 ‘de Osmanlı Devleti’nin adayı fethetmesiyle Venediklilerden Osmanlı’ya geçmiştir.  Osmanlı’ya geçmesi ile Osmanlı Anadolu’dan 30 bin civarı Türk’ü adaya yerleştirmiştir. Böylelikle adada Hristiyanlarla -ki çoğunluğu Ortodoks halkıdır- Türkler de yaşamaya başlamıştır. 1800’lü yıllarda Osmanlı topraklarında azınlıklar ayaklanmaya başlamıştır.  1877 yılında Osmanlı-Rus savaşının kaybedilmesiyle adanın Rusya’ya karşı savunması için 1878 yılında Osmanlı adayı savunma için İngiltere’ye devretmiştir. 1914’te 1. Dünya Savaşı patlak verince karşı tarafta yer alan Osmanlı’ya karşı adayı ilhak ettiğini duyurmuştur, İngiltere. Böylelikle adada İngiliz Hakimiyeti başlamıştır.

   24 Temmuz 1923’te Lozan Anlaşması görüşmelerinde Türkiye adanın ilhakını kabul etti. Yalnız adada Türkler yaşadığı için Lozan’ın 16 maddesine itiraz ederek ada üzerinde söz sahibi olmama hakkını kaldırttı.  Böyle Kıbrıs Adası’nın geleceği hakkında söz sahibi olma hakkını korumuş oldu.

    Yunanistan 1791’den beri Kıbrıs Adası’nın Rum halkından dolayı kendilerinde olması gerektiği “Enosis” büyük birleşme düşüncesine sahiptir. 1928 yılında Yunanistan, İngiltere, Fransa ve Rusya’ya Nota vererek adanın kendilerine verilmesini istemişlerdir. Rumlar Kıbrıs Adası’nda ilk ayaklanması vergiler bahane edilerek 1931 yılında İngiliz Valilik Konağı’nı yakarak yapmıştır. İngiltere bir anayasa yasa hazırlamak istemiş fakat Rumlar “Enosis” talebinde diretmiştir. Burada Yunanistan’ın nasıl bir Realist bir politika düşündüğünü bunu pratikte Nota vererek

8

uygulamaya soktuğunu, Rumlar ise ayaklanma ile bunu desteklediğini görebiliyoruz. İngiltere ise yeni anayasa ile uzlaşmacı liberal bir politika güttüğünü görebiliyoruz.

Enosis Lehine düzenlenen gösteri.

     Bütün bu gelişmeler Kıbrıs Türklerini de etkiliyordu. Aynı zamanda devlet görevlerinde daha fazla Rum çalıştırılmasından vaz geçilerek Türklere yer verilmeye özellikle de polis görevinde kullanılmaları Rumlar ile Türkleri karşı karşıya getiriyordu. Zaten Türklerin adada fazla söz sahibi olmaması Kıbrıs Türklerinin işe geliyordu. Burada İngilizlerin sömürgeciliğinin bekası için uzlaşmadan realiste politikaya geçip Türkleri kullanarak güvenlik uygulamaya çalıştığını görebiliriz.

     2. Dünya Savaşı’nın başlaması ve ardından Birleşmiş Milletler ‘in kurulması ile bu sorun Birleşmiş Milletler ’in gündeme geldi. 1949 yılında Rumlar Enosis doğrultusunda BM’ye başvurdular. Bu başvuru ve gelişimlerden sonra Kıbrıs Türkleri ’de sıkıntıya düşmeye başladı. Bu sıra devlet düzeyinde resmi bir girişim olmasına rağmen Türkiye’den bazı gençlik örgütleri Kıbrıs Türkleri ’ne destek vermeye çalıştı. Bunun sonucunda Kıbrıs ‘da ve Türkiye’de Enosis karşıtı gösteriler düzenlendi. Bu gelişmeler üzerine Kıbrıs’ta Türklere karşı yoğun taşkınlıklar başladı.

       Bu sırada Türkiye’de çok siyasi partili siyaset hayata geçirilmiş ve bunu sonucunda Demokrat Parti iktidara gelmiştir.

 

 

9

    Kıbrıs Sorunu ’nun BM’de gündeme gelmesinde sonra artık Kıbrıs Sorunu Yunanistan ’ın 1950’den itibaren bir Devlet politikası haline gelmiştir. Böylelikle Rumlar “Kendi Kaderlerini Kendileri Tayin Etme” (self determinasyon) daha güçlü seslendirme başlamışlardır. Yunanistan defeatle konuyu BM’ye getiriyor ve İngiliz Hükümeti ile de bu konuda sıkı sık temas geçiyordu. Burada Yunanistan’ın Kıbrıs konusunda realist politikasından vazgeçmediğini neredeyse bir var olma ve beka soruna haline getirdiğini görebiliyoruz.

    1952 yılında Yunanistan’ın Kuzey Atlantik Antlaşması Örgütü (Nato) dahil olması ile daha fütursuz bir hal almaya başlamıştır. 1952 yılında Nato Lizbon görüşmelerinde yapılan toplantıda tekrar self determinasyon gündeme getirmiş ve Kıbrıs Sorunu İngiltere ve Yunanistan’ı ilgilendiren bir durum diyerek ileri girmiştir. 1952 yılında BM görüşmelerinde Türk Delegesi Adil Derinsu ilk defa Kıbrıs’ta sadece Rumlar değil Türklerin yaşadığını ve aynı haktan yararlanmalı diyerek ilk defa realist bir politika ortaya koymuştur. Çünkü güç ve denge unsuru gösterilmiştir.

     1953 yılında Yunanistan tekrar BM’de tekrar aynı konuyu gündeme getirdi. Bu sırada Türkiye’de gençlik örgütleri Ankara ve İstanbul’da büyük Kıbrıs gösterileri düzenledi. Bu durum Rumları ve de Yunanistan’ı telaşı düşürdü. Buna mukabil 1951 yılında Yunanistan’dan adaya gönderilen Albay Yeoryos Grivas kurduğu EOKA adında terör örgütü 1955 yılında ilk eylemini gerçekleştir.  İngiliz Devlet kurumlarına bombalı saldır yapmışlar, radyo evini yakmışlardır. Artık tek amaçlarının İngilizleri ve Türkleri adadan silmek olduklarını belirtmişlerdir. Türkler polislik görevleri gereği Rumlarla karşı karşıya geldiği için Türklere olan saldırılar da fiilen artmıştır.

     Bu gelişmeler yaşanırken Türk kamuoyunda tepkiler yükselmeye başlıyor. Türk kamuoyu gayet realist bir politika güderken ulusal çıkar ve

10

Kıbrıs Türkleri’nin yaşam bekası, ülke itibarını ön safhaya koyarken Türk hükümeti liberal bir politika yapıyor. Uzlaşmacı çatışmadan bu sorunu halletmeye çalışan bir tavır ortaya koyuyor. Çünkü İngiltere ve Yunanistan ile kurulan sıcak ilişkilerin bozulmaması için temkinli yaklaşımlar sergilemişlerdir. Fakat EOKA terör örgütünün Kıbrıs Türklerine olan şiddeti arttırması ve kamuoyunun baskısı ile DP hükümeti tavır değişikliğine giderek realist politikaya başlamıştır. İngiltere Lancaster House’da 1955 yılında yapılacak toplantıya İngiltere çok akıllı liberal politika uygulayarak bu sorun bizimle Rumlar arasında değil Türklerle Rumlar arasında diyerek bu sorundan kendini sıyırmıştır. Bu durum itibariyle Türkiye artık resmen büyük sesle Kıbrıs düşüncesini açıklamıştır. 1955’teki Lancaster House toplantısında Türkiye adına Dışişleri Bakanı Fatin Rüştü Zorlu söz alarak şunları söylemiştir:

“...Türkiye, Kıbrıs için kendisinden ayrılan arazinin mukadderatını katî bir şekilde tayin etmekle kalmamış, muahedenin imzası sırasında akıbeti henüz belli olmayan arazi üzerinde de istikbale matuf bir taahhüt altına girmeyi reddetmiştir. Görülüyor ki Lozan Muahedenamesi gayet sarihtir. Bu sarahate rağmen Kıbrıs’ın Lozan Muahedenamesinin revizyonuna girilmiş olur… Bu adanın mukadderatı ancak Türkiye ile İngiltere arasında tayin edilebilir… Fakat Kıbrıs adası statüsünün şu veya bu şekilde değiştirilmesi mevzubahis olursa Türkiye kendisini bu meselede birinci derecede alakalı sayacaktır. Çünkü Türkiye’nin Kıbrıs hakkındaki feragati ve fedakârlığı yalnız İngiltere lehine ve muayyen şerait altında olduğuna göre bu durum değiştirilmek istenirse Türkiye Hükümeti o feragatten önceki durumuna avdet etmeyi talep edecektir… Kıbrıs adası askerî bakımdan bin nefis Türkiye’nin ve Türkiye’ye hem civar şark memleketlerinin akıbetleriyle Türkiye kadar yakından ilgili bir devletin elinde bulunmak zorundadır. Yani Türkiye’nin veya Türkiye’ye askerî anlaşmalarla bağlı Ortadoğu

11

memleketlerinin bir harbe girmeleri halinde Kıbrıs da onlarla beraber harp halinde olmalıdır… Türkiye’nin Batı limanları maalesef muhtemel düşmanın kuvvetli tesir sahasına dâhil bulunmaktadır ve Türkiye bir harp halinde ancak Güney limanları vasıtasıyla beslenebilir. Bu hakikat göz önünde tutularak Türkiye’nin beslenmesine yarayan bütün infrastructure şebekesi Antalya, Mersin, Yumurtalık ve İskenderun gibi Türk limanlarından başlayan pipeline vasıtasıyla yapılmaktadır. Bu adanın hâkimi Türkiye’nin bu limanlarını da himaye edecek bir durum muhafaza eder…”

      Türk siyasi tarihinde önemli Dışişleri Bakanlarından Fatin Rüştü Zorlu bu açıklamalarıyla ortaya çok net realist bir politika ortaya koymuştur. Buna sert bir tavır politikası da denilebilir. Burada realist teorinin bütün unsularını kavramlarını varsayımlarını görebiliyoruz.  Devletin önemli bir unsur olduğunu, Yunanistan’ı ve Rumları cümlelerine katmayarak bir güç olduğunu, Türkiye’nin ulusal çıkarlarını, coğrafyası, askeri stratejiyi jeopolitiği, Türkiye’nin beka ve var olma açısında güvenliği ve savunması için bu adanın öneminden bahsetmiştir. Dolasıyla ada Türkler’den İngilizlere geçtiği için ada tekrar Türkler’e verilmelidir sonucu görülmektedir.

      Görüşmeler sonuçsuz kalmıştır ama Fatin Rüştü Zorlu’ya göre Türkiye’nin bu sorunu uluslararası platformda basit bir self determinasyon meselesi olmadığını anlatması bakımından önemli olduğunu belirtmiştir, Türk kamuoyuna. Kıbrıs Rumları ’nın lideri Makaryos ise artık pasif bir direniş göstereceğini şiddeti desteklemeyeceğini belirtiyor. Buna liberal politika diyebiliriz.

       Bu durum EOKA terör örgütü tarafından benimsenmemiştir. Türklere karşı şiddete başvuracakları haberleri yayılmaya başlamıştır. Buna karşın Kıbrıs Türkleri VOLKAN (1956) adı altında daha sonra TÜRK MUKAVEMET TEŞKİLATI (1958) dönüşecek direniş örgütü kurmuştur.

12

 

 

 Türkiye’nin Kıbrıs konusundaki realist düşüncesi fazla uzun sürmemiştir. DP hükümeti tarafından “Taksim” tezi ortaya atılmıştır. Taksim tezi barışçıl bir şekilde uzlaşı politikasını getirdiği için liberal bir politika diyebiliriz. Başbakan Adnan Menderes Taksim tezinin bir fedakârlık olduğunu belirterek self-determinasyon hakkının Kıbrıs Türkleri’ne de verilmesini talep etmiştir.

     Birleşmiş Milletler bu öneriyi desteklemiş İngiltere’de Rum ve Türk kalkının ortak kuracağı hükümete sıcak bakmıştır. Yunanistan, Türkiye’nin sorunu barışçıl yollarla uzlaşı içinde çözme girişimine karşı koyamamış Zürih konferansına ve Kıbrıs Halkına bağımsızlık veren eşit haklarla kurucu ortak olduğu Kıbrıs Cumhuriyeti’ni savunmuş ve başarılı olmuştur. Türkiye liberal politikayı izlemeyi sürdürmüştür.

      Bu gelişmeler ışında Fatih Rüştü Zorlu Kıbrıs Türkleri liderleri Dr. Fazıl Küçük ve Rauf Denktaş ile görüşmüş ve Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulacağını bildirmiştir. Adnan Menderes’de mevkidaşı Yunanistan Başbakanı Konstantin Karamanlis ile Zürih’te görüşüp mutabakata varınca Londra’da 19 Şubat 1959 ‘da Kıbrıs’ta Türkiye, Yunanistan ve İngiltere’nin garantörlüğünde Kıbrıs Cumhuriyeti’nin kurulmasına ilişkin anlaşma imzalandı. 16 Ağustos 1960’ta Kıbrıs Cumhuriyeti bağımsızlığını ilan etti.

     Rum lider Makarios Cumhuriyeti Enosis’e götüren bir araç olarak kullanmış ve Kıbrıs Cumhuriyeti Anayasası’nı çiğnemeye başlamıştır. Türkiye garantör devlet olarak uyarılarda bulunmuştur. Rumların Türkler’e karşı şiddet gösterileri de artınca Türkiye Cumhuriyeti Devleti müdahale de bulunmak istemiştir. Diğer taraftan Türkiye’de 1960 darbesi olmuş DP

13

 

hükümeti iktidardan indirilmiştir. 2 yıl askeri iktidardan sonra Cumhuriyet Halk Partisi (CHP) iktidara gelmiş ve İsmet İnönü Başbakan olmuştur. Müdahale etmek isteyen CHP hükümeti zaten “Taksim” tezine de karşıydı. Burada realist bir politikaya tekrar dönüş olacakken Amerika Birleşik Devletleri (ABD) Başkanı Johnson’dan mektup gelmiş ve bu tehdit içeren mektuptan sonra Türkiye geri adım atmıştır.

      Müdahale etme isteğine sebep olunan olay 1963 yılında Rumların Akritas Planı çerçevesinde yani anayasa değişikliği Türkleri adadan silme girişimi “Kanlı Noel” saldırısına dönüşmüştür. Kısa zaman içinde ateşkes sağalansan da ufak çaplı çatışmalar devam etmiştir. Türkiye Cumhuriyeti 1964 tarihinde Rumların saldırıları artması üzerine Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyine başvurmuştur. Aynı zamanda İngiltere, adadaki tehlikeli durumun çözüme kavuşması için Güvenlik Konseyi’ne başvurmuştur. Güvenlik Konseyi 186 sayılı karar ile 4 Mart 1964 tarihinde Kıbrıs’ta olayları önlemek amacıyla ve “Kıbrıs Hükümeti”nin onayıyla bir “Birleşmiş Milletler Barış Gücü” kurulması ve adaya gönderilmesi kararını almıştır.

      Kıbrıs Türkleri meşru müdafaasını TMT ile devam etmektedir. Fakat aynı zaman da Türkiye gerekli askeri teçhizat ile de yardımlarına devam etmektedir. Burada Türkiye’nin uyguladığı politika realist politikadır. Tüm bu gelişmeler ışığında uluslararası aktörler BM ve ABD iki taraflı çözüm önerisinde bulunsa da bir sonuç çıkmamıştır. Rum saldırılarını iyice artırmış ve 1967’de Türkiye açsından ciddi bir dönüm noktası Geçitkale ve Boğaziçi köylerine Rumlar tarafından saldırılar olmuştur. Bu sırada Türkiye’de Adalet Partisi iktidardadır ve Başbakan Süleyman Demirel’dir. Bunu üzerine Türkiye Cumhuriyeti EOKA terör örgütüne hava harekatı düzenlemiştir. Aynı zamanda donanma Kıbrıs’a doğru yola çıkmıştır. Aynı zamanda Türkiye Büyük Millet Meclisi gerekirse Yunanistan ile savaş

14

kararı almıştır. Bu realist bir politikadır.  Bu harekatlardan sonra EOKA geri adım atmıştır. Türkiye ise İngiltere ABD ve Rusya’nın baskı ile harekatı sonlandırmıştır. Bu olayları takibe 1967 yılında geçici Türk Yönetimi kurulmuş ve liderliğe Dr. Fazıl Küçük getirilmiştir. Bu sırada 1967 yılında Yunanistan’da darbe olmuş Albaylar Cuntası iktidarı ele geçirmiştir. Bunun üzerine Kıbrıs’ta çatışmalar yeniden başlamıştır.

      1974 yılında Albaylar Cuntası’ndan cesaret alarak Kıbrıs’ta EOKA terör örgütünün lideri Nikos Sampson Cumhurbaşkanı Makarios’un ılımlı liberal politikasına karşın darbe ile Kıbrıs Cumhuriyeti’nin 15 Temmuz 1974’te iktidarına gelmiştir. Türkiye 1967’den beri uluslararası platformlarda liberal politika ile çözüm arayışı için olmuş fakat olası savaş kararı olduğu içinde gerekli hazırlıklarını realist teori düşüncesinde sürdürmüştür. Kıbrıs’ta olan bu oldu bittiyi Türkiye asla kabul etmemiş ve gerekli girişimlere başlamıştır. 1974’te koalisyon hükümeti CHP ve Milli Selamet Partisi (SP) iktidardadır. Başbakan Bülent Ecevit’tir. Bülent Ecevit Kıbrıs’ta gelişme üzerine diğer garantör devlet İngiltere ile görüşmeye gitmiş çözüm arayışı için -ki buna liberal politika diyebiliriz- ve sonuç alamayınca realist politika düşüncesinde Kıbrıs Harekatı başlamıştır. 20 Temmuz 1974.

      22 Temmuz 1974 Girne ele geçirilmiş ve aynı gün Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi 353 sayılı karar ile ateşkes ilan etmiştir. Yunan Cuntası ve Sampson yönetimi sona ermiş Klerides başa geçmiştir. Türkiye adaya garantör devlet anlaşmasına dayanarak adaya “barış” için müdahale ettiğini

15

açıklasa bu bir realist politikadır. Çünkü Kıbrıs Türkü’nün varlığı, bekası,

geleceği, savunması, kültür, çıkarı garanti altına alınmıştır. Bu aynı zamanda Türkiye’nin Akdeniz’deki güvenliği savunması uluslararası çıkarı içinde önemli bir iştir.

        25-30 Temmuz tarihlerinde Türkiye, İngiltere ve Yunanistan’ın katıldığı birinci Cenevre görüşmeleri yapılmıştır. Bu görüşmelerde Türkiye’nin istekleri kabul edilmiş ve önemli gelişme kaydedilmiştir.

     Görüşmelerin neticesi Kıbrıs Rumları’nda karşılık bulmamış ve Kıbrıs Türkleri’ne adanın başka kısmında uyguladıkları kuşatmayı kaldırmamış ve yine saldırılara geçmiştir. Bunun üzerine Türkiye 14 Ağustos’ta ikinci harekat başlatıp 16 Ağustos’ta adanın Kuzey kesimini tamamen ele geçirmiştir. Böylelikle Kıbrıs Türkü’nün canı, malı, siyasi hakları, iktisadi hakları, güvenliği, savunması ve kültürü Türkiye Cumhuriyeti Devleti güvencesi altına girmiştir. 1975 yılında Kıbrıs Türk Federe Devleti ilan edilmiştir.

     Bu gelişmeler noktasında Türkiye ve Yunanistan yıllar süren görüşmelerinden netice alınmamıştır. Sonunda Türkiye 15 Kasım 1983’ye ani bir kararla Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’ni kurarak Kıbrıs Türkleri ’nin bağımsızlığını kazanmasını sağlamıştır. Rauf Raif Denktaş ilk Cumhurbaşkanı’dır.

 

 

  

 

 

 

16

 SONUÇ

     Kıbrıs Türkleri’nin ve Kıbrıs adasının önemi Türkiye için büyüktür. 1950’lilerde başlayan bu mücadele Kıbrıs Türk Cumhuriyeti’nin kurulması ile neticelenmiştir. Türkiye gücü nispetinde bu mücadeleye başlamış ve sürdürmüştür. Gelişen iç ve dış politikaya göre Kıbrıs adası ve Türkleri üzerinde değişen politikalar gütmek zorunda kalmıştır. İlk başlarda sorun İngiliz ve Rumları ilgilendiriyor diye yaşanan gelişmelere fazlaca kayıt kalmaları, olayların seyrinin Türklere’de sıçramasıyla tavır alınmaya başlanmıştır. Liberal politika ile olaylara ılımlı yaklaşan Türkiye, konunun BM’ye gelmesi ve Yunanistan’ın saldırgan ve fütursuz tavrına realist politika ile cevap vermiş ve “adada bir hak sahibi olacak varsa İngilizlerin çekilmesi bu Türkiye’dir” tavrı aslında yerinde bir tavır olmuştur. Bu tavrı devam ettirilmesi çok önemliydi. Çünkü Yunanistan Enosis ile tavrını en baştan belli etmiş ve Türkiye buna kayıtsız kalmamalıydı. Eğer bu realist politika devam etseydi belki İngilizler adadan çekilmeyecek ve Kıbrıs Türkü kayıp yaşamayacaktı. Fakat gelişen iç politikadaki değişiklikler Türkiye’nin realist politikadan vazgeçip liberal politikaya dönmesi ve Taksim tezini ortaya ataması ve daha sonra ortak Devlet kurulması Rumlarının işini kolaylaştırmış gibi gözüküyor. Çünkü Cumhurbaşkanı Rum olunca ve yönetim çoğunluğu Rumlarda olunca realist kavramlardan bir olan “insan doğası kötüdür” varsayımını burada görüyoruz. Gücü siyasi olarak da ele geçiren Rumlar Türklere adadan silme planı ile saldırınca Türkiye kendi realist politikasını uygulamakta geç kaldı. Bu yüzden çok kayıp verildi.

     Mücadeleden vazgeçmemiş ve gelişen durumlara göre politika üretmeyi başaran Türkiye en nihayetinde Kıbrıs Adası’na çıkarmak yapmış Kıbrıs Türkleri’nin güvencesi olan Devleti kurmuştur. Fakat Kıbrıs sorununun günümüzde de Rumlar ve Yunanistan’ın tavrı ile devam etmektedir. Çözüm eşit haklara sahip Devleti kurmaktan geçmektedir. Yakın gelecekte bu çözüm zor görünüyor.     

17

        KAYNAKLAR;

·         Kıbrıs Barış Harekâtı Yrd. Doç. Dr. Mustafa TARAKÇI

·         Demokrat Parti Döneminde Kıbrıs Sorunu Dr. Öğr. Üyesi Yakup KAYA Yüksek Lisans Öğrencisi Bülent YETER

·         Kıbrıs Sorunu ve Birleşmiş Milletler 1954-1975 Faruk SÖNMEZOĞLU

·         Kıbrıs Sorununun Tarihi Gelişimi Arş. Gör. Müge VATANSEVER

·         Tarafların Kıbrıs Sorununa Yaklaşımları Ertan EFEGİL

Ayşe Mine OLCAY

·         Çağdaş Türkiye Tarihi Araştırmaları Dergisi Kıbrıs Sorunu Bağlamında Türkiye’de 6/7 Eylül 1955 Olaylarına Kesitsel Bir Bakış Ulvi KESER

·         Dr. Mustafa Küçük Ege Üniversitesi Uluslararası İlişkiler Teori ve Pratik Dersi Notları

 

 

Wednesday, March 30, 2022

EVREN KONAKÇI TÜRKİYE’DE ÇEVRE FELAKETİNDE ÇOKULUSLU ŞİRKET ETKİSİ

                                       GİRİŞ

         Çevre günümüz Dünyasında daha önemli bir hal almaya daha fazla insanlar tarafından önemsenmeye başladı. Çünkü artık insanlar çevrelerine bakarak yeşilin ne kadar azaldığını ve insanların nefes alacak yerlerinin yok olduğunu fark ettikçe çevre yani Doğa daha fazla önemsenmeye başladı. Aslında olması gereken buydu. Doğa kendi yarattığı değişimlerle- ki insanlar buna “doğal afet” aslında kendini yeniliyor. Doğa kendi kendini tamir edebiliyor. Ya insanların yaptıklarını?

         İnsanlık çoğaldıkça ve geliştikçe ekonomik be iktisadi kalkınmalarda baş gösterdi. “Büyük Sanayi” hamleleri insanlık için çığır açmış gibi gözükse de olumlu anlamda büyünün arkasındaki olumsuzluğu göremediler. Çünkü liberalizm olarak görülse de ekonomik kalkınma “Para” Neoliberalizm demekti ve parada “Güç” Realizm demekti. Para “Çokuluslu” olarak adlandırılan Dünyanın her yerinde iş yapabilme özelliğini kazandıran dev şirketler yarattı. Bu dev şirketlerde daha fazla “Güç” sahibi olmak adına sözde “İnsanlık” için aha iyisini yapabilirim vadi ile birbiriyle yarışa girmişken Doğa ile de “Savaş” ‘a girdiğinin farkında değildi.

         İşte bu yazıda hem çevrenin ne olduğu ne demek olduğu hem de Çokuluslu Şirketlerin ne olduğu ve rekabet halinde ve de ekonomik kalkınma yaratırken nasıl “Çevre Felaketleri” yaratıklarının Türkiye örneklemesi ile de bahsedilecektir.

 

ÇEVRE

       Çevre tanımlaması yapmadan önce Doğa’nın tanımı yapmakta fayda vardır. Doğa, canlı-cansız varlıkların birbiriyle olumlu ya da olumsuz şekilde etkileşimde olduğu ve kendini, kendi dışından gelecek bir müdahale olmadan sürekli yenileyebilen bir varlıktır diyebiliriz. Bu doğanın içinde insanlar ve hayvanlardır vardır. Diğer varlıklar olarak güneşi, toprağı, suyu, havayı, taş ve kaya oluşumlarını, mikro organizmaları, mikropları, bakterileri …vs. gibi farklı bilim alanlarını ilgilendiren varlıkları da sayabiliriz. Dolayısıyla canlı ve cansız varlıklar bir bütün halindedir.

      Çevre ise bazı varlıların birbiriyle aynı ortam yaşadığı alan diyebiliriz. Yani “yaşam alanı”. 19 yy. sanayileşme, ekonomik gelişmeler, insan nüfusunun artması, savaşlar, çatışmalar, ölümler doğanın kendi değişimi içinde yaşan sorunlar ya da afetler daha insan odaklı bir çevre düşüncesi yaratmıştır. Yani “Doğa ‘yı” “İnsan” uydurma durumuna girmiştir.

       Modern denilen 20 yy. ile teknolojik gelişimler de yaşanmıştır. Bu devrim insan yaşamının daha da rahatlığı ve kolaylığı ulaşması sebebi ile daha fazla talep edilen bir nokta gelmiştir. Dolasıyla üretim artması tüketimi

de beraberinde getirmiştir. Diğer taraftan daha tüketim isteği yeni üretim alanlarının açılmasına sebep olmuştur. Tabi daha fazla üretim, daha fazla iş gücü, daha fazla enerji kullanımı bir yandan ekonomik kalkınma sağlasa da diğer taraftan iktisadi dengelerin bozulmasını zenginliği getirdiği gibi yoksulluğu da getirmeye başlıyor. Çünkü bazı Devletler kendi “Doğası ’nın” yani çevresinin yeraltı kaynaklarını kullanması için ya bütçelerinde pay ayırıyor -nasıl olsa daha fazla kazanacağız- diye ya da uluslararası kuruluşlardan kredi borçlanması yolu ile maliyet yaratıyorlar. Bu öngörülemeyen durumlardan ekonomik problem yaratıp iktisadi dengeleri bozuyor.

    Bir taraftan zenginleşenler bir taraftan yoksullaşanlar. Dahası zenginleşme ile gelen çevre koruma maliyetleri. Bu maliyetler çevreyi korumak için önlemi alınan yatırımlar ve vergiler. Bu yatırımların yapılmasını beklemek ve vergileri toplamak yoksul kesimden kolay olmuyor ya da hiç olmuyor. Bunları yapması gereken ya da maliyetleri karşılaması gereken de Devlet iken; Devletler de bunları göz ardı edebiliyor. Tabi burada haksız bir durum oluyor. Zenginleşen kirliği yaratırken almadığı önlemlerden dolayı ki bunların en başlıcaları hava kirliği, su kirliği ve toprak kirliği olurken, yoksul halka bunları fatura etmek adil değil. Çünkü yeri geldiğinde bir “Çevre Felaketi ’ne” dönüşen bu durum doğayı etkilediği kadar bu durum en direkt olarak insanlığını etkilememektedir. Sakat doğumlar, ölü doğumlar ya da ölümler yaratabilmektedir. Dolayısıyla ve hem insanı yani insanlığın geleceğini hem doğa çevreyi yani Dünyanın geleceği açından uluslararası anlamda koruma düşünce vakıf olmaya başlamıştır.

     Yakın geçmişe baktığımızda hava kirliğine bağlı çevre felaketinden de 4 bin ölümü ile sonuçlanan 1952’de Londra’daki Hava Kirliği bir düşünce oluşturmuştur. Londra’da 1952 yılında Aralık ayında havanın çok soğuması ve nemlerin artmasında dolayı insanlar ısınmak için daha fazla kömür yakmasın ve bu arada rüzgarların durması ile şehir kömür dumanına boğuldu ve bir çevre felaketi yaşandı. Böylelikle Londra’da “Temiz Hava Hareketi” başladı. İşte bu çevrenin korunmasına yönelikte bir düşünce oluşmasına sebep oldu.

 1960’lı yıllarda, üretimin daha da artması ve bununla birlikte teknolojik gelişmeler çevresel felaketlerinin yarattığı olumsuz sonuçlar iyice artmaya başlaması ile 1970’lı yıllarda uluslararası boyuta ulaşmıştır. Zaten daha önce var olan çözüm bulma düşünce uluslararası aktörler nezdinde de yer bulmaya başlamıştır. 

1972 yılında 113 ülkenin katılması ile İsveç Stockholm’de çevre felaketler Dünya çerçevesinde ele alınmış, çevrenin nasıl korunacağı nasıl iyileştirileceğine aynı zamanda sosyo-ekonomik kalkınmanın çevre ile bağlantısı konuşulduğu Birleşmiş Milletler (BM) konferansı bir milat olmuştur. Birçok Devletin ilke ve politika geliştirmesine öncü olmuştur.

      Daha sonraki yıllarda 1983 yılında BM nezdinde Dünya Çevre ve Kalkınma Komisyonu kurulmuştur. Bu komisyon 1987 yılında bir rapor hazırlamıştır. Bu Brundtland raporu çevre ve kalkınmanın birlikteliği ilişkisini öne sürmüştür. Akabinde bu rapora atfen 3-14 Haziran 1992'de Brezilya Rio de Janeiro'da Birleşmiş Milletler Çevre ve Kalkınma Konferansı sonunda 27 ilke ile bir Deklarasyon yayınladı. Çevrenin uluslararası düzeyde korunmasına yönelik zamanın en önemli toplantısıdır.

      BM’nin önemli aktör olarak Çevreyi Korumayı daha net bir şekilde gündeme alması ve yayınladığı raporla sürdürülebilir kalkınmayı ve ekonomik kalkınmayı daha fazla ele aldığı için Dünya Ticaret Örgütü (WTO), Dünya Para Fonu (IMF), Dünya Bankası (WB) ve Çokuluslu Şirketler ve iktisadi Sivil Toplum Kuruluşları diğer aktörler olarak daha fazla önemli rol oynamaya başlamışlardır.

      Çevre politikaları her ülkeye göre değişiklik gösterir. Çevre politikası bir ülkenin sosyo-ekonomik durumuna göre ve bu yüzden oluşana tercihlere göre politika oluşturmasına bağlıdır. Fakat bu tercihler uluslararası aktörlerden çok da bağımsız olamaz. Çünkü bazen çevre politikalarının uygulanabilmesi için uluslararası iş birliğinin gerekliliği önem arz etmektedir. Bu durum ülkelerin politikalarının kurumsallaşmasıyla mümkün olmaktadır. 

      Sürdürülebilir ekonomik kalkınma olurken, sürdürülebilir çevre zarar görmemeli ve yol olmamalıdır. Olası bir çevre tahribatında ilk etapta zararg gören yakın çevre gözükse de, bu çevre tahribatın etkileri zaman içerinde yayılma gösterebilir bölgeselleşebilir.  Devletlerin kendi halkına karşı sorumluluğu kadar uluslararası topluma karşı da sorumluluğu bakidir.

      Çevrenin felaketi sonucu oluşan tahribatı doğanın kendini yenileme gücünün ötesine geçmiş olabilir. Bu sebeple ekolojik denge bozulur ve yaşamsal anlamda bitkisel örtünün zarar görmesinin yanında hayvan sağlığı ve de insan sağlığı da zarar görebilir ve geri dönülemez bir durum ortaya çıkar.

      Çevrenin korunması korunmaya alınmasında yasalar yapılması şarttır. Olası felaketlerde ya da zarar vermelerde uygulanacak cezalar gerekli önemleri alınmasında önemli ikaz niteliğinde yaptırım gücüdür. Diğer taraftan önemli noktalardan biri toplumsal bilinç oluşturmak. Toplum çevre koruması konusunda sadece kendi yaşam alanıyla sınırlı kalmamak kaydı ile bilinçlenir bilgilendirir ve bunların yayılmasını sağlar ise çevre felaketlerin önlenmesinde çok etkili olur. İktisadi bir işletmenin yapacağı yatırım ülkeye kalkınma getirirken diğer taraftan doğaya ve insan ciddi zararlar doğuracak ise toplumun sahip olduğu bilgi ve bilinç ile bu karşı durması daha kolay ve daha güçlü olacaktır. İnsanın kendini yaşamının değerli olduğu kadar başka yaşamların değerli olduğu olgu ve bu değerle hareket etmesi aslında kendi yaşamını da garantiye alması demektir.


 

 

 

         

                

 

EKONOMİK KALKINMA VE ÇOKULUSLU ŞİRKETLERİN ÇEVRE ETKİSİ

 

    İnsanoğlu geliştikçe ve nüfus arttıkça, ekonominin, sanayi ve teknoloji anlamında büyümesi artan nüfusun kırsaldan kente göç etmesi çevresel sorunları getiriyor. İlk bakışta bu olaylar kentsel çevre sorunları gibi gözükse de kırsal nüfus yoğunluğunun azılması sanki yaşayan insan yok buraları boş ve fabrikalar yapılabilir algısı oluşmaktadır. Ama doğa felaketleri tam da burada başlamaktadır.

      Yaşam şartlarını daha iyi şekilde geliştirmek ekonomik kalkınmanın ifadelerinden bir tanesidir. İnsan refah içinde yaşamak için üretmek zorundadır. Bu demektir ki; sürdürülebilir ekonomik yapı oluşturulması gerekmektedir. Tabi ekonomik yapının oluşması insan kendi bilgi birikimi ile olduğu kadar yani kendi yararlanmak olduğu kadar çevreden doğandan da yararlanması gerekir. Bu yararlanma doğanın içinde olan ve üretime katkı sağlayan ham maddeyi bulup çıkarmak ile olur. İnsanların bu üretim neticesinde kendisine sunulan ürünün kendisine sağladığı bir refah varsa ürünün nasıl mal edildiğini sorgulamamaktadır. Bundan dolayı oluşan çevre sorunları oluşmaya başladığı ve birtakım veriler gün yüzüne çıktığında farkına varılmaktadır. Tabi ki daha önce bahsettiğim, eğer bilgi ve bilinç var ise toplumlarda.

      Dünya toplumlarının ya da Devletlerin git gide birbirine sosyal, kültürel, ekonomik, askeri, tarım, sağlık, hukuk, eğitim, bilim alanında birbirine daha fazla yaklaşmakta ve dahası entegre olmaktadır. Mali güçlü olmayan ülkelerde gelişmişlik denince akla gelen ilk ekonomi yapıdır. İşsizliğin yüksek olması, alım gücünün düşük olması dolayısıyla gelişmenin yolunu ekonomi ile ölçmektedir. Para-Refah ilişkisi doğmaktadır. Önemli olan ekonomik yatırım olması sanayileşme olması hep iyi yönünde bakılır. Fakat bu yatırım doğru zaman, doğru yer, doğru şekilde mi yapılır ve olumsuz sonuçları olur düşünmez. Yani çevre sorunu oluşur mu asla düşünmez. Fakat ekonomik kalkınma olurken bilhassa sanayileşme sürecinde ve sürece katkı sağlayan diğer ekonomik unsurların çevre ile uyumu göz ardı edilmemelidir.

      Türkiye Cumhuriyeti Devleti 1991 yılında Çevre Bakanlığı’nı kurması ile çevre politikası konusunda yapılanmasını başlatmıştır. Özellikler 1998 yılında Ulusal Çevre Stratejisi ve Eylem Planı (UÇEP)’nın oluşturulması ile Rio Bildirgesi-Gündem 21 gibi uluslararası yükümlülüklerin yerine getirilmesi amacıyla 5 yıllık Kalkınma Planı’nda konu ile önemli adımlar atılmıştır.

     Diğer taraftan, 2005 yılı itibariyle tekrar Türkiye Avrupa Birliği tam üyelik müzakere sürecinde uyum fasıllarından AB Çevre Müktesebatına uyum görüşmelerinde Müzakere Çerçeve Belgesini kabul etmiştir. Fakat 2005 yılından sonra bu süreç etkili olarak ilerlememiştir. Bugüne kadar yaşan süreç örneğin Hidroelektrik Santrali (HES) yapımlarında veya değerli Maden Arama şirketlerine verilen Çevre Etki Değerlendirmesi (ÇED) raporlarından muafiyet sağlanması dahası Stratejik Çevresel Değerlendirme (SÇD)konusunda da Türkiye etkin bir ilerleme sağlamamıştır.

     ÇED; “gerçekleştirilmesi planlanan projelerin çevreye olabilecek

olumlu ve olumsuz etkilerinin belirlenmesinde, olumsuz yöndeki etkilerin önlenmesi ya da çevreye zarar vermeyecek ölçüde en aza indirilmesi için alınacak önlemlerin, seçilen yer ile teknoloji alternatiflerinin belirlenerek değerlendirilmesinde ve projelerin uygulanmasının izlenmesi ve kontrolünde sürdürülecek çalışmalar bütünüdür. (Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı)

    SÇD yönetmeliğinin amacı;” çevrenin korunmasını sağlamak üzere sürdürülebilir kalkınma ilkesi doğrultusunda, çevre üzerinde önemli etkiler yapması beklenen plan/programların hazırlanması ve onayı sürecine çevresel unsurların entegre edilmesi için uygulanan Stratejik Çevresel Değerlendirme sürecinde uyulacak idari ve teknik usul ve esasları düzenlemektir.” (Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı). Yani bu yönetmelik devlet kurumları tarafından önerilen politikalar, planlar ve programlar için geçerlidir. “Stratejik Çevresel Değerlendirme (SÇD) Yönetmeliği, 8 Nisan 2017 tarihinde Resmî Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe girdi. Çevre ve Şehircilik Bakanlığı tarafından hazırlanan SÇD Yönetmeliği’nin kapsadığı plan ve programların sektörlere göre yürürlüğe giriş tarihleri ise yönetmeliğe eklenen geçici maddeyle değiştirildi. Böylece, birçok plan ve programın SÇD uygulamasından belirli süre muaf kalmasını imkân veriyor. Yönetmelik hükümleri, kıyı yönetimi, mekânsal planlama, su yönetimi, tarım ve turizm sektörlerinde hemen yürürlüğe girerken; balıkçılık ve ormancılık sektörlerinde 1 Ocak 2020; atık yönetimi, enerji, sanayi, telekomünikasyon ve ulaştırma sektörlerinde ise 1 Ocak 2023 yürürlüğe girecek.

     Böylelikle çevreyi olumsuz etkileme potansiyeli en yüksek sektörler altı yıl boyunca devre dışı bırakılacak. Termik ve nükleer santralleri kapsayan enerji programları, otoyol ağları ve köprü inşaatlarını içeren ulaştırma planları ve sanayi yatırımları bir süre SÇD’yi kapsamayacak.”

     Türkiye’nin uluslararası çevre sözleşmeleri geçmişine bakarsak Ozon Tabakasının Korunması için Viyana Sözleşmesi’nin kabulünün (1985) ardından ozon tabakasını incelten maddelerin kullanımının ve üretiminin kontrol altına alınmasını sağlayacak olan Montreal Protokolü’nü Eylül 1987’de kabul etmiştir. Türkiye, 2009 yılında Kyoto Protokolü’nü imzalamıştır. İmzaladıktan sonraki süreçte yükümlüklerini yerine getirme bağlamında kontrol amaçlı oluşturulan iki dönemde de sera gazı salınımı azaltmamıştır. Son olarak, Paris Anlaşması 5 Ekim 2016 itibariyle, küresel sera gazı emisyonlarının %55’ini oluşturan en az 55 tarafın anlaşmayı onaylaması koşulunun karşılanması sonucunda, 4 Kasım 2016 itibariyle yürürlüğe girmiştir. Ülkemiz ise Paris Anlaşması’nı, 22 Nisan 2016 tarihinde, New York’ta düzenlenen Yüksek Düzeyli İmza Töreni’nde 175 ülke temsilcisiyle birlikte imzalamıştır. Türkiye Büyük Millet Meclisi tarafından “Paris Anlaşmasının Onaylanmasının Uygun Bulunduğuna Dair Kanun” 7 Ekim 2021 tarihli ve 31621 sayılı Resmî Gazete ’de yayımlanarak yürürlüğe girmiştir. (Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı)

      Türkiye’nin 1993 -2014 yılları arası ÇED kararlarını gösteren tablo.

Kaynak: Bayburt Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Siyaset Bilimi ve Kamu Yönetimi Doç. Dr. Hayriye Şengün

        Türkiye gibi gelişmekte olan ekonomiler iktisadi yatırım yapmaya ve istihdamı azaltmaya kendi mali güçleri yetmediği için başka ülkelerden yatırım çekme zorundadır. Bu bir yerde uluslararası ilişkiler gözü ile bakarsak karşılıklı ekonomik bağımlılık yaratmakta denebilir. Ama bağımlığın art ve eksileri iyi değerlendirilmelidir. Çevre yani doğa da buna dahildir. Çünkü doğa bir ülkenin gelecek nesillere bırakacağı mirasıdır,geleceğidir.  Bir Devletin, “Devlet” olma özelliklerinden olan “Toprak” parçasına “NeoLiberal” gözle bakılamaz.

      Küreselleşen Dünya’da ülkeler arası sermaye akışları daha fazla ve hızlı olmaktadır. Bu durum “Çokuluslu Şirketler” ile olmaktadır. Çokuluslu Şirket (ÇUŞ), kendi ülkesi dışında en az bir ülkede mal veya hizmet üretimine sahip olan ve bunları kontrol eden kurumsal bir organizasyondur. Küreselleşen Dünya’da Çokuluslu Şirketler de önemli aktörler arasındadır. Daha doğrusu Küreselleşen Dünya’da daha da önemli hale gelmişlerdir. Çünkü zayıf ülkelerin ekonomisini etki altına alabiliyor. Bunu bazen direkt olarak bir ülkede yatırım yaparak ya da ülkenin önemli şirketlerini satın alarak ya da ortaklık kurarak bunu yapabiliyorlar. Bu da onları etkin bir güç haline getirebiliyor.

      Ekonomik kalkınmayı öncelik haline getiren bir Devlet Çokuluslu Şirketlerin yatırım faaliyetlerine ülkelerinin kapılarını sonuna kadar açabiliyor. Kapıları sonuna kadar açmakla kalmayıp bazı ekonomik teşvikler ve muafiyetler verebiliyor. Dahası iş konuna göre kanunda yapması gereken zorunluluklar varsa bile bu zorunlulukları aşmak için gerekli destekler de sağlanıyor. İlk bakışta istihdam yaratığı için, ulusal ekonomiye fayda sağladığı için olumlu gözükse de kapitalist sistemde ve de böyle çok güçlü şirketler her zaman düşük maliyetle en yüksek karlılığı hedeflerler. Bu yüzden toplum refahı ve sağlığı, işçi hakları ve sağlığı, çevrenin korunması ve kamu yararı gibi düşünceleri olmaz. Özellikle de sanayileşme alanında yapılan yatırımlar da daha fazla öne çıkmaktadır.

     Birleşmiş Milletler, Çokuluslu Şirketlerin Global Compact (Küresel İlkeler) Sözleşmesini imzalamalarını önemektedir. Bu sözleşme, Çokuluslu Şirketlere, yaptıkları yatırımlarda, çevrenin korunması, insan hakları ve özellikle de çocuk işçiliğinin olmamasını belirtmektedir. Çokuluslu Şirketler ’in kar amaçlarının göz önüne tutmaları kadar belirtilen ilkelere deuymalarının daha fazla zorunluluk hale gelmesi talep edilmektedir. Ama diğer taraftan Çokuluslu Şirketler özellikle de hissedarları yaptıkları yatırımlarından sağladıkları anlık refahın zararlarını düşünmedikleri gibi, bir gün küreselleşen bu dünyada bu zararların kendilerine dönebileceğinin farkında değiller.

      Türkiye sahip olduğu toprak parçası ile çok nemli coğrafi noktadadır. Bu arada olabilecek herhangi bir doğa felaketi Türkiye’yi etkileyebileceği gibi çevremizi de etkileyebilir. Bu etkileme duruma göre anlık da olabilir uzunda vade de olabilir. Burada yapılacak sanayi yatırımları özellikle de madencilik alanında yapılacak yatırımlar azami dikkate gerektiren yatırımlardır. Her ne kadar yapılacak yatırım ulusal karlılığa, işsizliğe fayda sağlasa da çevre ve insan sağlığının ön planda tutulması zorunda olmalıdır.

     Türkiye gelişmekte olan ülkeler sınıfında olduğu için dış yatırımlara fazlasıyla ihtiyaç duyuna bir ülkedir. Özellikle Çokuluslu Şirketlere sağlanan birtakım avantajlar ile ve de düşük maliyetli üretim avantajı bu güçlü şirketlerin ülkeye yatırım yapmasını cazip hale getiriyor.

      Bunun bir örneği birkaç yıl önce Türkiye gündeminde yer alan ve halkın protestosuna maruz da kalan Kaz Dağları’nda “altın madenciliği” faaliyeti yapan “A..... G...” Çokuluslu şirkettir. A..... G.... merkezi T...... K......'da bulunan K......lı çok uluslu bir altın üreticisidir. Türkiye'nin kuzeybatısındaki Çanakkale ili Biga ilçesindeki Kirazlı, Ağı Dağı ve Çamyurt Mevkii Projeleri vardır. Bu bölgeler Kaz Dağları’nın farklı bölgeleridir. Kaz Dağları’nın bir bölümü Milli Park’tır. Muhteşem bir doğal ekosistem vardır. Önemli bir yerleşim merkezidir. Çanakkale ve Balıkesir illerinin çevresinin önemli yaşam kaynağıdır. Dünya’nın önemli oksijen kaynakları olan bir yerdir. 40’tan fazla endemik ürünün kaynağıdır.Bölgenin yeraltı ve yerüstü sularının kaynağıdır. Tarım ve hayvancılık için ideal bölgedir. Doğal güzellikler ve kültürel varlılar açısından değerlidir.

      Kaz Dağları aynı zamanda değerli yer altı maden kaynaklarına sahiptir. A...... G.... maden Şirketi birkaç yıl önce gündem olmasına rağmen Kaz Dağları ilişkisi biraz daha eskiye dayanıyor. 22 Eylül 2009’da Kirazlı bölgesi maden arama ruhsatı başka şirketten satın alarak Türkiye’de faaliyet göstermeye başlıyor. Aslında bir Türk şirketine taşeronluk vererek faaliyetlerini yürütmeye başlıyor. Bütün bu gelişmeler yaşanırken Hükümet Maden Yasasında değişiklik yapıyor. Her ne kadar bu değişiklik Orman izinleri ile ilgili 7. Madde de dahil Anayasa Mahkemesine taşınsa da ve Orman izinleri askıya alındıysa da verilmiş olan hak eski ruhsatlarda geçerli olmadığı için A...... G.... mevcut izinlerle çalışmalara devam ediyor.

      Çokuluslu Şirket bu çalışmalara devam ederken yasadaki boşluklardan dolayı sürekli ÇED olumlu raporu alınca işletme faaliyetlerinde usulsüzlükler yapıyor.  Bölgede etkin faaliyet yürüten Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği bu durumu gündeme getiriyor Sivil Toplum Kuruluşu (STK) toplumu bu konuda protestoya davet ediyor. Ağustos 2019 yılı itibariyle protestolar başlıyor. Halk Kaz Dağları’nda tahribat yapılan alalarda gösterilere başlayıp hem hükümete hem de uluslararası topluma ve aktörlere bu faaliyetlerin sonlandırılması için çağrı da bulunuyor. Aynı zamanda Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği bir rapor hazırlıyor.

      Bu rapor göre; yatırım maliyeti 165,7 milyon dolar olarak belirlenen proje alanı yaklaşık 20 bin dönümdür. ÇED alanı ise 6 bin 138 dönüm ve bunun yüzde 97’si yani 5 bin 940 dönümü orman alanıdır. 283 tür bitkinin yaşadığı Kirazlı’da 7 tür bitki endemik, yani yalnızca bu gölgeye özgü bulunmaktadır.

 577 dönüm arazide 170 ila110 metre derinliğinde, 700 ila 500 metre uzunluğunda 1 ana, 2 uydu açık ocak açılacaktır. Buradan çıkarılacak cevherden yığın liçi yöntemiyle altın ve gümüş elde edilecektir. Günde 15 bin ton cevherin serileceği yığın liçi alanının kapasitesi 26 milyon ton, yüksekliği ise 10’ar metrelik katlar halinde 100 metre kalınlıkta olacaktır. Her 10 metrenin üzeri çimento veya kireçle kaplanacak ki, yaklaşık 100 metre yüksekliğinde bir tepe demek bu aslında. Yılda 13 bin 125, toplamda 78 bin 750 ton çimento veya kirecin kullanılacağı liç alanında yılda 3 bin 150 tondan toplam 18 bin 900 ton siyanür ve 420 ton da kostik kullanılacak.

      Çanakkale’nin içme suyu ihtiyacını karşılayan Atikhisar Barajı’nın su toplama havzasında yer alan Kirazlı Altın Madeni’ nin büyük miktardaki su gereksinimi Zeybek Çayırı Köyü yakınlarında yapılacak olan Altınzeybek Göleti’nden sağlanacaktır. Çıkarılan madenden etkilenecek olması ve gerektiğinde kullanılacak su kaynakları da 7 km mesafedeki Kocaçay (Sarıçay), 22 km mesafedeki Menderes Çayı. Armutçuk Deresi, Hacıkarı, Akçaalan, Koyunsuyu, Gökbüyet, Bent ve Balıklı Dereleri de Kirazlı Altın Madeni yakınlarındaki diğer su kaynaklarıdır.

      Ömrü altı yıl olarak belirlenen projede, inşaatta 600, işletmede 300, kapamada 200 kişinin çalışacak. 0,75 gr/ton altın, 11,75 gr/ton gümüş tenör saptanan Kirazlı’da toplamda 17,5 ton altın, 106 ton gümüş elde edileceği öngörülmektedir.

      Eş zamanlı olarak Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği’nin bu raporu yayınlaması toplumun konu hakkında daha fazla bilinçlenmesine ve bilgilenmesine sebep oldu. Böylelikle halkın protestolarının artmasına aynı zamanda uluslararası aktörlerinde bu konuyadikkatine çekilmesine sebep oldu. Bu sebeple de Çokuluslu Şirket’in üzerinde hem sivil kuruluş baskısı hem toplum baskısı nasıl oluştuğu ve nasıl baskı yapılacağı bir kez daha teyit edilmiş oldu.

açık hava, zemin, gök, kişi içeren bir resim

Açıklama otomatik olarak oluşturuldu

      İşte küreselleşen Dünya’da sürdürülebilir kalkınma adına hem Çokuluslu Şirket’in hem hükümetin yasalarla oynayıp nasıl bir şirketin çevreye zarar verebileceği de bir kez daha ortaya çıkmış oldu. Çünkü Çokuluslu bir şirket “para” gücüyle ve tabi ki de NeoLiberal sistem güden bir hükûmet de var ise ülke yasalarını ve politikasını kendi lehine çevirebildiği görülmüş oldu.

      Çokuluslu Şirket’in  Türkiye iş ortağı Genel Müdürü bütün protestolar karşında sessizliğini bozup basın açılmasında; tepkiler üzerine Tarım ve Orman Bakanlığı orman sahasında maden işletme ruhsatını iptal etmesine rağmen “Hiçbir yere gitmiyoruz 60 yıllık ruhsat hakkımız var, kesilen ağaçların da muhatabı biz değiliz , gerekli olduğu için kesildi ve kesime 54 milyon TL ödeme yaptık, altın aramaya da dolaylı 240 milyon dolar harcadık” diyerek aslında kendilerine karşı yapılanların ve çevreye verdikleri zararın hiç umurunda olmadığını belirtmiş oluyor. Dahası Türkiye’nin çıkarılan bu altın para kazanacağını belirtmiş.

      Bütün Çokuluslu Şirketler vahşi kapitalizmi bu kadar acımasızca uygularlar mı? Hepsini nu konuda ön yargılı davranıp suçlayabilir miyiz? Tabi ki, hayır. Çokuluslu veya küçük bir ticaret hane yapacağı karı düşünür. Çünkü şirketinin ayakta kalması önemlidir. Bir Devlet mali olarak güçlü olmayabilir. 

 Diğer taraftan bir Devlet toplum geleceğini ve o geleceklerinin mirası olan Çevreyi korumak zorundadır. İyi miras bırakabilmek adına anlık değil gelecek odaklı düşünmek büyük sermayedar grupların yaptıklarını görmeden gelemez veya Onlara yol açamaz. Bunu Dünya’mız için yapmakta zorundadır.

 

 SONUÇ

     Sanayileşme geçmişten günümüze yadsınamaz bir gerçektir. Gelişen ve küreselleşen Dünya düzenin sürdürebilir kalkınma adına artan nüfus ile buna ihtiyaç vardır. Fakat bu ihtiyaçlar yanında çevre sorunlarını da birlikte getirmektedir. Bu çevre sorunları gitgide artınca ve bazı durumlarda felaket dönüşmeye başlayınca Devletleri özellikle gelişmiş ülkeleri yeni önlemler almaya yöneltmiştir. Bunda hem toplum baskısı hem de küresel aktörlerin etkisi vardır. Çünkü Doğa ve İnsan ayrılmaz bir bütündür. Doğanın İnsana ihtiyacı yoktur ama İnsan geleceği için Doğa ihtiyacı vardır. Yaşam kaynağının önemli büyün gerekliliğinin Doğadan saplamaktadır. Bu yüzen çevre koruma önlemini gerek yasalarla gerek başka doneler ile artıran güçlü Devletler kendi şirketlerine başka ülkelerde ekonomilerini devam ettirebilme zorunluluğu yaratmıştır. Çokuluslu Şirketler ise kendilerine gelişmekte olan ülkeleri hedef seçmişlerdir. Çünkü ucuz işçilik maliyeti yasalardaki yetersizlik NeoLiberal politikaları benimsemiş, ekonomik kalkınması çevrenin korunmasının önüne koymuş ülkelerde iş yapma dolayısıyla çevreyi kirletmek ve bu konuda yaptırıma uğramamak Çokuluslu Şirketler için büyük varlık. Bu hem Çokuluslu Şirketler için hem de buna izin veren hükümetler için çok büyük bir yanlıştır. Zaten çevreyi felakete götüren bu tip düşüncelerdir. Dünya’yı çok büyük zannetmek ya da gelişmekte olan ya da gelişmemiş ülkelerin toplumlarını bir hiç zannetmek

15

çağdışılığın ve insanlığın ve doğanın düşmanlığıdır.

       Devletler toplumlarına ve uluslararası toplumlara karşı sorumluluğunu asla unutmamalıdır. Bunlara diğer uluslararası aktörleri de ekleyebiliriz. Eğer gerekli yaptırımları çözümleri üretmiyorlarsa burada görev STK’lara ve toplumların bizzat kendisine düşmektedir.  Çünkü olası bir çevre kirliliği ciddi boyutlara ulaştığında ve özellikle gelişmekte olan ülkelerde bu felaketleri giderici gücü e yoksa bu Dünya içinde bir sorun yumağı haline dönüşüyor.

      Türkiye’nin Kaz Dağları örneğine baktığımızda başarılı bir çevre koruma performansı gösterememiştir. Dünya’ya entegre olmaya çalışan gelişmekte olan ülke konumundan çıkmak isteyen Türkiye’nin toplumunun geleceğine zarar verecek olan Çokuluslu Şirketler ’in yatırımlarına yaparken izin vermemeleri, yaptıkları usulsüzlükler göz yummamalı ve bunları yapacak yasal boşlukları oluşturmamalıdır.

     Sonuç olarak, Türkiye’nin ulusal ve uluslararası politikalarına çevreyi korumak politikasını ülke geleceği açısından öncelik olarak benimsemek Türkiye’nin menfaatine olacaktır.

      

         

 

     

 

 

 

 

 


  KAYNAKLAR

·         Türkiye’de Siyasi Partilerin Küresel Çevre Sorunlarına Yaklaşımları Yrd. Doç. Dr. Hikmet YAVAŞ Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Biga İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi

·         Türkiye’de Çevre Yönetimi ve Çevre ve Şehircilik Bakanlığının Uygulamaları Yrd. Doç. Dr. Hayriye ŞENGÜN Bayburt Üniversitesi İktisadi ve İdari Bilimler Fakültesi Kamu Yönetimi Bölümü

·         Türkiye’de Yerel Yönetimler ve Çevre Sorunlarının Çözümündeki

Sorumlulukları, Rolleri ve Önemi Hüseyin ÇİFTÇİOĞLU ve

Ahmet Hamdi AYDIN

·         Ekonomik Küreselleşmenin Yol Açtığı Problemler Teorik Bir Bakış

 Yrd. Doç. Dr. Mehmet DİKKAYA Kafkas Üniversitesi İİBF İktisat Bölümü ve Uzm. Fatih DENİZ TMSF Strateji Geliştirme Dairesi Fon Uzmanı

·         Türkiye’de Çevre Politikalarının İtici Gücü: AB’ye Tam Üyelik Süreci Ahmet ŞAHİNÖZ (Prof. Dr.; Başkent Üniversitesi)

· 

·         Çevre Politikasının Ekonomik Araçları Yrd. Doç. Dr Fatih CAN., Karadeniz Teknik Üniversitesi İİBF

·         Sivil Toplum Kuruluşları ve Türkiye Perspektifi Doç. Dr. Mustafa TALAS

·         Kapitalizm, Çevre ve Çok Uluslu Şirketler Doç. Dr. Füsun Kökalan

ÇIMRIN

·         Küreselleşen Dünya’da Çevre Sorunları

Prof. Dr. Hülya Baykal Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi

Dr. Tan Baykal The University of Tampa, Faculty of Business

·         Çevre Performans Endeksi Kapsamında Avrupa Birliği ve

·         Türkiye’nin Karşılaştırılması Yunus Emre KARAMAN Erciyes Üniversitesi, Sosyal Bilimler Enstitüsü

·         Değişen Dünyada Uluslararası İlişkiler: Dünyanın Yeniden Yapılandırılması ve Çevre Necla YIKILMAZ

·         Türkiye Cumhuriyeti Çevre, Şehircilik ve İklim Değişikliği Bakanlığı İnternet Sitesi https://csb.gov.tr/

·         Ekoloji Birliği İnternet Sayfası Haberi (Rapor) https://ekolojibirligi.org/kazdaglarinda-neler-oluyor

·         Kazdağı Doğal ve Kültürel Varlıkları Koruma Derneği İnternet Sitesi http://www.kazdagim.com/

·         Hürriyet Gazetesi Aysel ALP Haberi https://www.hurriyet.com.tr/ekonomi/kanadali-altinci-gitmem-diyor-41763601

·         Alamos Gold Wikipedia Sayfası  https://en.wikipedia.org/wiki/Alamos_Gold

·         Su ve Çevre İnternet Sayfası ttps://www.suvecevre.com/yayin/595/70-li-yillarda-yasanan-cevre-felaketlerinden-hatirladiklarim-_17523.html#.YdMdgGDP3rd

 

 

 

 

  

         

 

 

              

         

 

 

             

           

 

 

 

 

 

Diğer Yazılarım/My Other Articles

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...