Translator

Friday, August 21, 2015

Balık Kafası Evren Konakçı

   Çok geçmiş zamanlarda, bir Yahudi ile bir Konyalı Anadolu'nun bir hanında aynı masada yemek yerlerken tanışırlar. Ve sohbete koyulurlar, nereden, kimsin ne iş yaparsın gibi... İkisi de tüccardır. Anadolu'yu dolaşıp mal satarlar.
    Yahudi, "çok şükür malımın hepsini sattım ama çok yoruldum" der."Şimdi İzmir'e dönmek gözümde büyüyor"der. "Neden?" diye sorar Konyalı. "Ne atım var, ne at arabam ve yorgunluk bir kenara dönüş masrafım var" der Yahudi. Konyalı düşünmeye baslar. Ticarette daha yenidir ve O meşhur Yahudilerin ticari kabiliyetinden yararlanmak öğrenmek istemektedir. Konyalı Yahudi'ye teklif yapar. "Benim at arabam var, seni para almadan götürürüm yalnız sende malımı satmaya yardım edeceksin" der. Yahudi "tamam" der.
     Ertesi gün Anadolu'nun bozkırından İzmir'e doğru yola çıkarlar.Konyalı mallarını Yahudi'nin yardımıyla satarak İzmir'e varmışlardır. Konyalı çok mutlu mallarının hepsini satmış hemde iyi fiyattan. Konyalı sormuş "sizin bu ticari aklınızın, kabiliyetinizin sırrı ne?" Yahudi "biz hep balık kafası yeriz" demiş. "Nasıl yani demiş"? Konyalı. "Yani balık beyni yeriz, kafayı omurgadan kırar beynini hüpletiriz"demiş,  Yahudi.
     Neyse sonra son kalan malları da satarak deniz kenarına kadar gelmişler. Yahudi, "gel güzel bir balık yiyelim" demiş. Konyalı "tamam ama kafayı ben yerim" demiş. Yahudi ses etmemiş.  Oturmuşlar balıkçı lokantasına siparişi vermişler. Kocaman balık mis gibi gelmiş masaya.  Konyalı hemen atlamış "kafa benim" demiş. Yahudi "tamam" demiş. Kafa Konyalı'ya gövde Yahudi'ye. Konyalı beyni hüpletmis, kafanın orasını burasını mıncıklarken, Yahudi gövdeyi bitirmiş.  Konyalı kafasını kaldırmış, sağ sola bakmış sonra Yahudi'ye bakmış, "ben doymadım" demiş.Yahudi de "bak gördün mü akıllanıyorsun" demiş.
      Kısadan hisse çıkarmak size kalmış!

Thursday, July 23, 2015

Kedi Sağlığı Hakkında Küçük Bilgiler

   Kedilerin gözlerinde bazen çapaklanma ve sulanma olur ve gözleri kapanır. Bu genellikle küçük ve biraz daha büyük kedilerde de olur. Nadiren tırmaklaşma sonucu büyük kedilerde olur. Bunun ilerlemesini engellemk için "Gentagut" denilen bir göz burun kulak damlası vardır. İnsanlar içindir ama kediler içinde kullanılır. Hastalık geçene kadar kullanılımalıdır. Ama daha bir iltihapik durumda zaten vetenire götürülüp antibiotik iğne yapılmalıdır.
   Birde kulak manratı denilen bir hastalık vardır. Kaşıntı yapar. Normal bir kaşıma ve pire kaşıntısı ile karşılaştırmamak için, kediler kulaklarının tam arkasını şiddetli bir şekilde kaşırlar (tırmalarlar) ve ses çıkartırlar.  Normal başında yakalarsanız  ya da ufak bir kulak arkası yara varsa hemen  "Gentagut" dökmeye başlayın. Çünkü ileri durumlarda kulak içi kanama oluyor ve kan dolmasıyla ölümcül sonuç oluyor. İleri durumda olması, kulağın tam arkasıda koca bir yara oluyor kaşımaktan ( aslında kaşımak istedikleri yer tam kaşıdıkları yerin kulağın içi) büyük yara oluyor. Hemen vetenire götürülüp varsa kanın boşaltılması, antibiotik ve damla. Daha da ileri durumlarda tedaviye cevap vermezse kulak arkasından ameliyatla kulağı temizlemek.
    Birde boyunları yamuk olan kediler var. Çarpma, kavga sonrası kedilerin boyunlarında hasar oluşup, boyun yamulmaları oluyor. Yürürken dengesizlik, sıçrarken dengesizlik oluyor.Bazıları olduğu yerde dönüyor. Bunun tedavisi kortizon tedavisi. Boyun damarlarını gevşetmek lazım. Bazı veterinerler bunu yapmıyor. Antibiotik tarzı bir iğne yapıyorlar. Doğrusu Kortizon tedavisi. Bu tedavi süreci hasara göre değişiyor. Tam bir iyileşme söz konusu olmuyor. Çünkü fizik tedavi lazım ama o da hayvanlar yapılamıyor. Ama hayatlarına devam edebiliyorlar. Bu tür kediler kesinlik sokağa ya da arabanın, motorun, bisikletin olduğı yere bırakılmamalı .Çünkü boyundaki hasar ani dönmelere ve hareketlere müsade etmiyor ve kaçamıyorlar.Sonuç ölüm!
   Umarım bu küçük bilgiler yararlı olur.
.

Sunday, July 19, 2015

Dolaylı Değil, Direkt Söyle

    İnsanlar artık, yapılan yanlışların ya da söylenen yanlışların doğrudan söylenmesini bekliyor, din adamlarından. İnsanlar artık zaten "yalan" olan bu Dünya'da gerçeklerin doğrudan söylenmesini bekliyor.
    Bazı din adamları, ulusal kanalarda Müslümanlar için hayırlı günlerde, bazı din adamları  yerel kanalarda rutin olarak, bazı din adamları internet sayfalarında din programları yapıyorlar. Kimisi dini anlatıyor, kimisi yapılan yanlışları anlatıyor. Dinin anlatılmasında problem yok. Zaten yanlış bir şey söylediğinde anlatan, sağlamasını yapmak kolay. Ama sorun ahlaki olarak, insani olarak yapılan yanlışları, din üzerinden doğruyu anlatma çalışırken yapılıyor.Bunları anlatırken, ya Kuran-ı Kerim'den ya Peygamberlerin hayatından,  ya onlara en yakın akrabalarından  ya da çevrelerinden yaşadıklarını özlü sözlerle veya hikayelerle anlatıyorlar. Bu, doğru mu?
   Mevlana varlığın itibar getirmeyeceğini şu sözlerle anlatmış. "Ne insanlar gördüm kıyafeti yok, ne kıyafetler gördüm içinde "İnsan" yok. Mevlana mutlaka yaşanmış bir olaydan yola çıkarak dolaylı yoldan mesaj vermeye çalışmış, direk söylememiş.Diyebilirsiniz ki " başka nasıl söylesin, bunda anlaşılmayacak ne var". Doğru! Fakat bazıları anlamayabilir ki, "anlayışsız" diye hitap ettiğimizi, "anlamamazlığa geldi" dediğimizi de hatırlayalım. Çünkü bir gün dul yetim hakkı yiyen bir milyar dolarlık holding patronunun Twitter'dan, Müslüman ve bilgili gözükmek için, -aslında ne kadar cahil olduğu ve münafık olduğu ortaya çıkıyor, Mevlananın kıyafetle igili sözünü yazmış. Mevlana senin gibiler için yani parası olup üstüne kıyafet giyip, "vicdanını" çıkaranlar için söylemiş olduğunu herhalde! sonradan farketmiş ki! Tweeti silmiş! İşte bu gibi insanlar için, günümüzde özlü sözlerle değilde, direkt olarak söylemek lazım (mı) yaptıkları yanlışları?
   Televizyon programı yapan din adamları, birçoğu yukarıda bahsettiğim gibi yaşanmış hikayeleri anlatarak, iman sahibi insanların imanını yükseltmek, imanı olmayanları, münafıkları doğru yola sevk etmeye çalışıyorlar. Allah'ın apaçık olan ayetlerini, Peygamberin apaçık olan hadislerini anlamayanlar, hikayelerini mi anlayacak ve doğru yolu bulacaklar? Acaba Onlara da mı hikaye yerini usturuplu şekilde direkt olarak doğruyu söylemek lazım? Örnek olarak bende size bir hikaye anlatayım!!!
Hz Ali bir gün bir Hrıstiyan'a misafir olur. Adam üzüm ikram eder, Hz Ali kabul eder. Adam şarap ikram eder, Hz Ali "haramdır" der. Adam "Müslümanları anlamıyorum, şarap üzümden yapılıyuor , üzüm helal ama şarap haram" der. Hz Ali "eşin var mı" der. Adam " var" der. "Kızın var mı" der. "Var"
der. "Çağır" der. İkisi yanyana gelir. Hz Ali "kız annedendir" der. "Anne helal ama kız haramdır" der. Adam Müslüman olur.
     Tabiki bu hikaye Münafıkların, vicdansızların yaptıklarına karşın masum bir hikaye. Hz Ali adama bir hikaye anlatacağına usturuplu bir şekilde yüzüne karşı doğruyu direkt söylemiş. Günümüzde de bazı din adamları böyle yapmalı (mı)?    

Saturday, July 18, 2015

Arda Turan Transferi (Pazarlama)

      Öncelikle Arda Turan'nı Barcelona'ya transferinden dolayı kutlamak lazım. Azmin, çalışmanın ve kariyerini doğru stratejilendirmesinin sonucunu aldı. Bundan dolayı sporcu olmak isteyen çocuklara ve gençlere iyi bir örnek oldu.
      Size Arda'nın Barcelona transferini futbol (teknik) açısından değil, pazarlama açısından değerlendirme yapmaya çalışacağım.Biliyorsunuz ünlü futbolculara büyük firmalar sponsor oluyor ve onlara günlük hayatta da markalarını kullanmaları için bedeller ödüyorlar ya da onlar adına ürün bastırıyorlar.Bunun tipik örneği daha doğrusu en iyi örneği Michael Jordan ve Nike çalışmasıdır.Michael Jordan adına üretilen hem Nike amblemli  hem de Jordan amblemli kıyafetler, ayakkabılar vs... Bu pazarlama yöntemi,  bilinen bir yöntem.
      Arda Turan yukarıda da bahsettiğim gibi çalışarak adım adım zirveye çıktı. Peki Arda'nın bu başarısında ve bunun getirdiği şöhretin daha da büyütülmesinde (tabiki Arda Turan'ın haberi yoktur) takımlara sponsor olan firmaların katkısı nedir? Arda Turan'ın Barcelona'da oynaması, reklamını yapacak büyük firmalar için harika bir fırsat. Tabikide Türkiye pazarına girmek isteyen  ya da  Barcelona  ile Dünya pazarına açılmak ya da en azında Avrupa pazarında daha fazla söz sahibi olmak isteyen (hele ki takımda birde Türk oyuncu olursa harika bir bütünlük) Türk firmalar içinde harika bir fırsat. Öz olarak Arda'yı transfer ederken, Arda'nın pazarlama gücünden de yararlanılacağı düşünülmüş müdür Barcelona yönetimi tarafından? Çünkü Atletico Madrid'de oynarken, Azerbaycan hükümetinin ( kardeş ülke) sponsor olması sebepleri arasında Arda'nın Atletico'da oynamasıymış!
      Diğer taraftan, Barcelona'ya ilk önceTürk Hava Yollarının ve sonra Beko'nun, bir Türk futbolcunun olmadığı takıma sponsor olması, Arda'nın oraya (dilerim futbol mesleğinin sonuna kadar orada oynar) transfer olması ile de daha bir anlam kazandı.(mı)?
      Sonuç olarak Arda pazarlamanın neresinde? Arda'nın Barcelona'ya transferi bir pazarlama ürünü olduğunu ortaya koyar mı? Bunun cevap şimdilik Barcelona'ya transfer olmasıdır. O, artık bir yıldızdır. Bunun devam etmesi bundan sonra Arda'nın göstereceği performansa bağlı.Başarılar Arda Turan.

Friday, May 1, 2015

Türkiye'nin Yargı Halleri

     Yargının içinden biri olarak (istemeden zorunlu olarak) ve genel anlamda hasbel kader ciddi hukuk bilgisi sahibi olacak kadar seneler geçirdim. Şu an Yargının içinde bulunduğu durumdan tabiki siyasetten yola çıkarsak, kimse memnun değil. Bunun hükümet tarafından olduğunu iddia ediyorlar.
     Peki gerçekten böyle mi? Mükemmmel bir yargı sistemimiz (teknik anlamda, alt yapı anlamında, eğitim anlamında, insan kaynağı ( hakim savcı avukat)  ) var mıydı?. Bunu cevabını, koca bir HAYIR olarak verebilirim. Ama yukarıda belirtiğim insanlar bunu kabul etmiyor.İçlerinde birkaç sağ duyulu kişi hariç. Kısaca Yargı kötüyüdü, bugün daha kötü.Soruşturmasız kapatılan dosyalarımla, adil olmayan yargılanmalarımla, cevapsız sorularımla, gerekçesiz kararlarımla..
     Bundan 12 yıl önce çevremdeki insanlara, son birkaç yıllardır sosyal medya aracılığı ile mesaj anlamında anlatmaya çalışıyorum. Yaşadıklarımı, gördüklerimi bir kaç köşe yazarına da anlattım. Gelen ve genel cevaplar, "Yargıyı yıpratmayalım". Ben, 12 yıl önce anlatmaya başladığımda idda edildiği gibi Adalaet ve Kalkınma Partisi'nin  "A" si yoktu. Ama Yargı ile ilgili hamlelerin yapılacağı ilk hükümetin Adalet Bakanı olan Cemil Çiçek'in  Fatih Altaylı'nın programında söyledikleriydi. Daha sonra Başbakan R. Tayyip Erdoğan'ın, Uğur Dündar'ın programında  "yargının içine sızmışlar" demesi. Hatta "ağzından farklı bir kelimemi çıkacaktı "sızmışlar" dedi tartışması bile yapıldı. "Sızmışlar" dediği kötü niyetli görevlilerdi. Rüşvet yiyen, adam kayıran, hemşericilik yapan vs...
     Yani aslında "yargının kötü" olduğu biliniyordu ama kimse bunu söylemiyor, "Yargıyı Yıpratmayın" adı altında örtüyordu.Adalet ve Kalkınma Partisi bunu biliyordu ve iyi bir damar yakaladı. Akp Hükümeti ile bugünkü "Yargı" işte böyle oluştu. Görevini kötü niyetli kullandı diye "hakimler" tutuklandı. Bu yazıyı yazmadan bir kaç saat önce!
     İşte yargıda şeffaflık olsaydı, hatalı veya taraflı karar çıktığı idda edilen kararlar incelenseydi yani vatandaşın şikayetleri incelense Yargın içindeki kötüler temizlenseydi.Yargı bugün böyle olmazdı.
     Birde şu söylenirdi hep, aslında sorulurdu. "Avukatınız sağlam mı?" Kimse acaba "hakim savcı sağlam mı?" diye söylenmiyordu! Malum Ergenekon-Balyoz  davalarını ve şimdi olanları görüyorumda, bana sorulan soru aklıma geliyor. Ne kadar trajikomik!
12 yıl önce "Yargıya Karışmayın" diyen köşe yazarı bugün "Yargıya Güvenmiyorum" diyor. Bende yazısnı okuduğumda içimden, "ben demiştim ama yargı senin yargındı değil mi ? dedim.
     Bir küçük akıl. Hiçbir karar kesin değildir ve her dava şahsi değil, konusu ile ve kararıyla kamu (halk) davasıdır.Haklı olduğunuzu ve haksızlığa uğradığını inanıyorsanız sonu kadar gidin.



Wednesday, April 8, 2015

YÜZLEŞME

    Millet olarak şikayet ederiz, kötü insanlardan zalim güçlülerden.Hele bizi yönetmek için öyle biri başımıza geçerse isyanımız büyür. Ama bu tipte bir insan bize denk gelene kadar hemen boyun eğeriz, "bana dokunmayan yılan bin yaşasın" diye
    Diğer taraftan, efendi saygılı, çok konuşmayan, belki hiçbir işe yaramayan, belkide sümsük diyecek kadar ileri gidebileceğim ama sadece insan olma vasfını taşıyan bir insana değer vermeyiz. Korumyız kollamayız. Ondan sonra yukarıda yazdığım gibi bir insan geldimi başımıza oturup ağlarız.
    Ben eski Türk Sineması filmlere hayranım. O filmler bizileri anlatıyordu ya da uyarıyordu. Örneğin "Kılıbık" filmi. Kemal Sunal sadece bir "insan"dı. Ailesine bakmaya çalışan. Tabiki filmin anlatmak istediği başka şeylerde vardı. Ama sadece basit bir insana değer verilmesi, insan olmasının önemsenmesi isteniyordu. Taki katil ve tecavüzcü olana kadar. Bir gerçek katilin kimliğini değiştirmesi ile bu sıfata sahip oldu. Herkes adam yerine koymaya, sevmeye saymaya değer vermeye, başladı. Ama bir katildi, tecavüzcüydü.
    Neden sonra gerçek anlaşıdı, katil ve tecavüzcü O değildi. Herkes suratına türkürdü. Katil tecavüzcü olduğu için değil, milleti öyleymiş gibi kandırdı diye.  Filmin sonunda O iyi yürekli insan O "Kılıbık" denilen insan, oğlu dövülünce çileden çıktı ve oğluna bunu yapanları hizaya getirdi.
    İşte Kemal Sunal Senaristin yazdığını bize ne güzel anlatmıştı oyunculuğu ile. Bizi bize anlattı.Halbuki insana insan olduğu için değer versek böyle kötü günler yaşamayız. Kemal Sunal'ın bizi bize anlatığı böyle  filmleri var. Kendiside zaten kendisinin tezini yapmıştı.
    Bir örnekte, Erdoğan Bugay'ın (Umur Bugay'ın kardeşi) senaristliğini yaptığı "Bizimkiler" dizisi. Farklı statüdeki insanların apartman hayatında yaşamaya çalışması!!!. O zamanlar da gülüyorduk, halimize. Ama aslında kendimize gülüyorduk. Tıpkı Kemal Sunal filmleri gibi. Bana göre bunların hepsi eleştiriydi. Ortak paydada buluşma değeri gibi. Bugün bile apartman hayatında yaşamak daha zor. Zor değil berbat.  Bir apartmanda yaşmayı beceremeyenler. bir apartmanın yöneteminde ortak paydada buluşamayanlar aynı Ülkede nasıl yaşar. Çok basit yukarıda yazdığım filmlerin dizlerin "insana değer verme" düşüncesiyle. Benim ki sadece bir hatırlatma.

Wednesday, February 25, 2015

Vahşice yerine neden Hunharca?

      Eskiden bir cinayet ya da buna benzer bir katliam haberi gördüğümüzde gazete maşetlerinde "vahşice" kelimesini görürdük.Sanırım yine bir cinayetten sonra bir savcı iddianamesinde yer alan "hunharca" kelimesini kullanılmasıyla artık "vahşice" yerine "hunharca" kelimesi kullanılmaya     başlandı.
      Vahşice kelimesi Türkçe'ye Arapça'dan geçmiş. Wahş kökünden kelmektedir. Edindiğim bilgilere kullanılması vahşet "yabanilik, asosyallik, düşmanlık" [ (1300 yılından önce) ]
vahş "yabani hayvan" [ Aşık Paşa, Garib-name (1330) ] böyledir.
       Hunharca kelimesi ise Farsçada geldiği belirtiliyor kaynakardaç. Kök olarak "hunhar" dan türemiş. Bu kelime anlamı davahşetle aynı. Fakat burda benim dikkatimi çeken "hun" kelimesi. Biliyorsunuz Hunar Türktür. Ve "hunharca" deyince sanki "hunlular gibi" diğer  bir değişle "Türk gibi" anlamına geliyor.
        O yüzden yıllarca " vahşice" kelimesi kullnılırken birden bire daha fazla her kötü olayda "hunharca" kelimesi kullanılması dikkatimi çekti.
 
      

Sunday, December 14, 2014

Ne Yazalım?

   "Osmanlı Türkçesi" ile başlayalım. Osmanlı Türkçesi gerekli mi? Aslında "Yazı Dili" olarak gerekli mi? Yani okumak ve okunmak için gerekli mi?
     Eski de kalmış bir dili tarihçilerin veya Edebiyatçıların veya Dilbilimcileirn bilmesi ve bunu için bölümler açılması ve bunula ilgili çalışma yapılması olabilir. Halka yaygınlaştırılmasına gerek var mı? İsteyen için kurs açılabilir, fakat zorunlu olmasına gerek yok.Tercümelerinden faydalanbilinir.
     Osmanlı Türkçesi nedir? Türkçe, Arapça, Farsça karışık bir dildir.Bugün konuştuğumuz dilde bile hala Arapça Frasça kelimeler kullanıyoruz.Yazı dili olarak Osmanlı Türkçesi'ne gerek yoktur.Diller zaten özünü kaybetmeden değişlikliğe uğrar. Mesela Ladino denilen İspanyol Yahudilerinin kullandığı dil, İspanyol Yahudilerine özgü bir dil değşldir. Eski İspanyolcadır. Çünkü bugün konuşulan İspanyolcanın Türkiye'de yaşayan İspanyol Yahudilerinin anladığını biliyorum.İspanya'ya gittiğimde de İspanyol Dilini okuyan biriyle konuştuğumda da aynı şeyi söylemişti.
     Diğer konu,Türkiye'de Adalet-Yargı konusuna gelince, aslında bu sorunun hep olduğunu görüyoruz. Olay hep İktidar cephesinde değerlendiyor. Peki sade vatandaşın Yargı'da uğradığı haksızlık. Oraya bakınca " ee yargı verdi, yargı kararı ile konuşur gibi basit açıklamalar. Eğer bu haksızlıklar örtülür ve gerçekler açığa çıkartılmazsa, O haksız kararları veren hakimlerin gün gelince İktidarı yargılamaya kalkışamaz. Çünkü Yargı'nın da temiz olması lazım.
      Şu unutulmamalıdır ki, Yargı ile yapılan haksızlık, Yargı ile düzeltilir ve buna asla intikam denemez. Bu adaletin yerini bulmasıdır.

Thursday, July 24, 2014

İsrail'i Boykot ???

    İsrail'in Gazze'ye yaptıklarından dolayı Dünya'nın çeşitli yerlerinden tepkiler gelmektedir. Bunlar haklı tepkilerdir ki, tepkilerin gösterildiği yerlerdeki Yahudilere zarar vermemek kaydı ile.
   Bizim ülkemizde hemen akla gelen Yahudi mallarına (İsrail değil) bunlara boykot uygulamak.  Türkiye'de satın alınan her Yahudi malının İsraile yardım olduğu düşünülmesi. Bunda haklılık payı var diyelim. Peki bu ne kadar gerçekçi?
    Bu boykotu başlatanların bir kısmı hariç bugün bile yad ettikleri ve Türkiye'nin "önü açtı" denilen siyasetçilerin yaptıkları yanlışa hiç deyinmiyorlar. Serbest piyasa ekonomisi ile Türkiye'yi fütursuzca yabancı sermayeye açmak, bugün bile aynı politikayı güden siyasetçilerin "paranın dini imanı olmaz" demesi boykotu sıradan bir noktaya getiriyor. Çünkü sen yerli üretici ve girişimcin için en baştan önlem almazsan kendini Küresel sermaye karşısında ezdirirsen, kendi insanını üreticilik ve girişimcilik anlamında sınıf atlaması için yardımcı ve teşvik etmezsen bugün yapabileceğin sıradan bir boykot olur. Boykotu küçümsemiyorum. Ama bölgede ekonomik gücümüzü göstermek boykotla olmaz.
    Boykot edilen fastfood firmalarından yola çıkarak çok basit bir örnek vereyim. Fastfood firmaları Türkiye'ye geldiğinde çok sükse olmuştu. Bakın sandviçleri restoran ortamında yiyorsunuz, yok efendim yanında şu bu, çok uygun menülü fiyata. Dahası bakın gençlerimiz part-time iş buluyor hem okuyor hem çalışıyor deniyordu. Evet bu part-time iş olayı güzeldi. Sanayi sitelerinde çalışan gençlerde aynı zamanda meslek liselerinde okutulamaz mıydı? Ki bugün Türkiye çok farklı yerde olurdu. Bu da ayrı bir konu.
     Biz yine fastfood işine geri dönelim. Ben küçükken büfeciler vardı. Sandviç büfeleri. Yiyecek ve içecek dışında da herşeyi satarlardı. 10 metrekarelik büfenin içinde 4 kişi çalışırdı. Bu fastfood restoranları açılınca hepsi yok oldu gitti. Hatta İzmir'de görüntü kirliliği yapıyor diye de yok ettiler. Son bir kaç yıllardır canlandırılmaya çalışılsa da aynı tat ve mutluluk yok.
     İşte o zaman küresel fastfood restoranlarına karşı bu büfeci girşimcilere sınıf atlatılsaydı, bugün boykot işe yarayabilirdi. Ama toptan bağlı olunca havada kalıyor. Bu arada fastfood restoranlarının Türk  tedarikçilerini, onların Türk işletmecilerini ve ödedikleri vergiyi de unutmayalım ve unutmayın.
     Diğer taraftan ihracat yapanları, yapmak için New York hahamlarından koşer(helal) izni alanlar ki bunlar "paranın dinî imanı olmaz"diyenler onları saymıyorum.
      Boykot yapmak için bağımsız olmak lazım. Yaşanan bu gelişmeler karşısında Ekonomik bağımsızlığın değeri daha iyi anlaşılıyordur.
    

Tuesday, July 22, 2014

Bataklık

      Son haftalarda Ortadoğu'da yaşananlar yine iç karartıcı tablolarla dolu. Aslında iç karartıcı tablo hafif kalıyor. Tam bir katliam. İstediğini elde etme adına herşeyi yapmak. Irak işgali ile başlayan süreç Ortadoğu'yu tam bir çıkılmazın içine sürekledi. Tabi burada yaşayan insanlar için geçerli. Oradan Suriye'ye sıçrayan savaş ve çeşitli terör gruplarının ortada çıkışı ve yaşanan katliamlar. Son olarak İsrail'in ara ara ama bu sefer daha şiddetli olarak Gazze'ye saldırması. Tabiki İsrail'in savunması Hamas'ın roket fırlatması bazı ölümlerden Hamas'ı sorumlu tutuması.
      Ama İsrail gibi yüksek savunma ve saldırı teknolojisine sahip ülke daha farklı yani öldürmesiz istediğini elde edemez mi? Tartışılır bir durum. Ama bu kadar ölüye sebebiyet vermesi hele çocukların ölmesi asla kabul edilemez.
       Tabiki bu bataklık mutlaka birilerinin avcunu fena halde sevindiyor. Buradan direk ve dolaylı olarak çıkar sağlayan insan müsfetteleri de yok değil. Nasıl normale dönecek bu bataklık? Hiç bir fikrim yok. Ama kısa ve uzun vade mümkün görülmüyor, Ortadoğı'nun acısız kalması.Ve yeni Dünya düzeninin testleri çok acımasızca Ortadoğıu'da uygulanmaya devam ediyor

Diğer Yazılarım/My Other Articles

Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...